23 Eylül 2014 Salı

Hangi fotoğrafı kaldırayım, Berna Hanım?

Facebook'ta "Ümit Kıvanç" diye bir sayfa var. Hazırlayanı tanıyorum, ama sayfa üstünde benim hiçbir katkım, etkim yok; böyle bir sayfanın varolduğundan da sonradan haberim oldu. Bana ulaşmak amacıyla haftasonu bu sayfaya iki mesaj gönderilmiş, bana iletildi. İkisi de Berna Sürmen adlı bir hanımdan. İlki şöyle:

Sayın Kıvanç, Yürütmekte olduğunuz Koton reklam filmine karşı olan kampanyanızda, benim kızıma ait ve 3 sene çekimi yapılmış olan ve sadece mağaza içi panolarda kullanım hakkı bulunan bir fotoğraf karesini izinsiz kullanmaktasınız. 24 saat içinde zete.com ve kendi diğer bloglarınızdan bu fotonun kaldırılmaması halinde hakkınızda dava açacağımı bilgilerinize sunarım. Berna Sürmen

Hanımefendi mesajın bana ulaştığından, benim buna rağmen fotoğrafı kaldırmadığımdan emin, ertesi gün de şöyle yazmış:

Ümit Bey, Size dün de belirtmiştim. Bahsettiğim fotoğrafı kaldırmadığınızı görmekteyim. Kızımın, kampanyanıza alet edilmesini istemiyorum. Pazartesi hakkınızda yasal işlem başlatacağımı bildiririm. Berna Sürmen [telefon numarası]

Önce merak ettiğim iki husus: Berna Hanım, zete.com'un bana ait bir site olduğuna nasıl karar verdiniz? Değil. Onların herhangi bir fotoğrafı kaldırıp kaldırmamasına karışamam. İkincisi, bahsettiğiniz fotoğrafı ben veya zete.com nereden bulduk acaba? Üç sene önce gidip bir mağaza içindeki panodan mı çektik gizlice? İnternette Koton'un çocuk giyimi reklamları yazıp arayınca çıkan fotoğraflardan biri bu. Dolayısıyla, size bu fotoğrafın sadece mağaza içi panolarda kullanılacağı güvencesini verenler yasal sorumluluk bakımından bizden daha ilginç bir konumda.

Elbette buna rağmen yine de özellikle kızınız rahatsız olduysa hemen kaldırırım. Ancak bunun için fotoğrafın hangisi olduğunu söylemeniz lazım.

Facebook sayfasını yürüten arkadaş Berna Sürmen Hanım'a ulaşıp sormaya çalışacak, hangi fotoğraftan sözettiğini ama ben de buradan sormak istiyorum: Berna Hanım, kızınızın fotoğrafı hangisiyse söyleyin ki kaldırabileyim, böylece bizim kampanyamıza alet olmasın.

21 Eylül 2014 Pazar

Bir tahmin: Türkiye'ye "aracı" konumu?

Türkiye'nin Irak-Suriye politikası, genişletirsek Ortadoğu, özelleştirirsek İD politikası, önümüzdeki günlerde bütün hayatımızı şekillendirecek. Ancak şu an itibarıyla bu politika bir muamma. "Şunu şunun için yapıyorlar" diye ortaya atılan tezlerin hepsinin zıttı da yaklaşık ölçülerde akla yakın. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın BM Genel Kurulu için New York'a hareket etmeden önce söyledikleri arasında, bu konuda akıl yürütmemize yardımcı olabilecek sözler bulunabilir mi? Bakalım.

Önce İD'i tanıma-tanımama meselesi. Şu ana kadar, kendisiyle savaştığı için değil, sadece kendi mezhebinden-dininden olmadığı için öldürdüğü insan sayısı 7-8 bin civarında tahmin edilen, kendine "İslâm Devleti" diyen örgütün gayrıresmî bir web sitesi var, biliyorsunuz: takvahaber.net. (Türkiye'de bazın özgürlüğü, internet özgürlüğü yok diyen utansın valla!) Burada rehinelerin serbest kalışı, TC'nin İD'i "dolaylı yoldan da olsa tanıması" diye takdim edildi. TC'nin cumhurbaşkanı da rehine "operasyonu"nu "diplomasinin zaferi, siyasî pazarlığın zaferi" diye sunduğuna göre, birileri diplomatik-siyasî düzeyde muhatap alınmış olmalı. Bu elbette sadece rehineleri kurtarmak için girişilmiş bir manevra olabilir. İkinci bir ihtimal daha var; oraya doğru ilerleyelim.

Erdoğan'ın şu sözlerini hatırlayalım:
"Biz ağzımızdan çıkan kelimeleri seçtiysek, sebebi var. Cidde’de imza atmadıysak bunun içindi. NATO’da da benzer şekilde; 'Lojistik destek veririz ama başka türlü olmaz' dedik. Bundan sonrası ayrı mesele. Sayın Başbakan ile görüştüm, 'Çalışma yapın' dedim. Biz de BM’de değerlendireceğiz. Ondan sonra nasıl bir tavır alacağımızı belirleyeceğiz."

Ne demek istiyor?

Rehineler meselesi - Bilebildiklerimiz

20 Eylül'ü 21'ine bağlayan geceyarısı itibarıyla, 46 rehinenin İD'in elinden nasıl kurtulduğuna dair pek az şey biliyoruz. Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hışmını üzerine çekmeyi göze alarak -ya da tehlikenin bilincinde olmaksızın- hadiseye şöyle bir başlığı uygun gördü: "Ankara, rehinelerin nasıl kurtarıldığını açıklamıyor" ("Ankara schweigt über Umstände der Geiselbefreiung" - birebir çevirisi bu değil, aynı başlığı Türkçe atsak herhalde böyle atardık). Vice News da rehinelerin bırakılma koşullarını "esrarengiz" diye niteledi ("Islamic State Releases 49 Turkish Hostages While Fate of British Aid Worker Remains Unclear").

[ EK/22 EYLÜL/02:40 - Dünya basınından konuya dair önemli başlıkları, yorumları aktarmaya niyetlendim, ama vazgeçmek zorunda kaldım, çünkü bir sağanak var. Hemen herkes, rehinelerin hangi koşullarda serbest kaldığını anlamaya çalışıyor ve Ankara'nın dişe dokunur tek ayrıntı veremeyişinden hareketle ya "esrarengiz"lik motifine varıyor ya da sözü "o halde TC'nin İD'le karanlık birtakım işleri-ilişkileri var"a getiriyor. Görünen o ki, bu sağanak sürecek ve Türkiye'deki yabancı basın muhabirlerini linç tehlikesiyle yüzyüze bırakarak önlenemeyecek. Bu karanlığın bir sonucu da şu olacak: Batı basınının belli başlı yayın organları muhabirlerini rehine meselesinin üzerine salacak. Tabiî mâkûl bir süre içerisinde tatminkâr birşeyler öğrenilemezse. ]

Bildiklerimizi ve düşünebildiklerimizi derleyip toplamaya çalışıyorum. (BBC Türkçe'nin değerli hizmetinden yararlanıyor ve buradaki birçok ayrıntıyı, 20 Eylül günü yaklaşık saat 20.00'ye kadar rehinelerle ilgili haberleri, yorumları topladıkları sayfadan aktarıyorum: "Rehineler serbest, Türkiye IŞİD'e karşı koalisyona katılacak mı?" Başka kaynak belirtmiyorsam kaynak BBC Türkçe'nin bu sayfasıdır.) Bundan sonra edinebileceğim bilgileri veya düşünebileceğim bağlantıları bu yazıya ekleyerek devam edeceğim. Evet, eldekiler şunlar:

[ EK/21 EYLÜL/15:45 - Cumhurbaşkanı Erdoğan basın toplantısında, "Velev ki takas oldu," dedi. TC'nin İD'e rehineler karşılığında, elindeki birilerini, İD için önemli birilerini verdiği anlaşılıyor. Bunu bütün maddelerden önceye, buraya almak zorunluydu. Ayrıntı öğrenirsek ekleyeceğim. ]

[ EK/23 EYLÜL/03:35 - Cumhurbaşkanı Erdoğan, New York'ta, Dış İlişkiler Konseyi'nde konuştu, rehinelerle ilgili soruya cevap verirken şunları söyledi: "Bu operasyonda parasal hiçbir ilişki kesinlikle olmamıştır. Bu işin en açık yanıdır. Bunun dışındaki yanına gelince... Bazıları 'Takas yaptılar' dedi. Yeri gelir takas da yapılır. Ama ona hazırlanmak ayrı bir maharettir. Bu tür adımlarla bu sağlanmıştır. Bir tane esiri için bin 500 rehineyi veren İsrail'e bu soruyu sordular mı, onu merak ediyorum. Bin 500 rehine verdi, sadece bir askerini alabilirmek için. Demek ki olabiliyormuş." Erdoğan'ın dedikleri biraz aydınlatıcı, ama yeni sorular da doğuruyor: "takasa hazırlanma" ne demek meselâ? ]

1. Hernekadar Cumhurbaşkanı Erdoğan rehinelerin kurtuluşuna ilişkin resmî açıklamasında mütemadiyen "operasyon" kavramını kullandıysa ve muhtemelen mâkûl dozda kahramanlık da içeren bir kurtarma eylemini çağrıştırmaya çalıştıysa da, ortada "görevimiz tehlike" tarzı böyle bir operasyon yok. İD'e rağmen rehineleri bulundukları yerden kurtarıp, bütünüyle İD'in denetimindeki topraklardan geçirip Türkiye'ye getirmek zaten imkânsız denecek kadar zor olurdu.

2. Zaten, BBC Türkçe muhabiri Sinan Onuş'un da dikkat çektiği üzre, cumhurbaşkanının "operasyon" vurgusuna karşılık Başbakan Davutoğlu'nun vurgu yaptığı kavramlar "çalışma" ve "temas". ESki MİT Müsteşarı Cevat Öneş, "Sayın başbakanımızın açıkladığı şekilde, yani temas ve müzakere yoluyla alındığı anlaşılıyor," diyor. "Olayın gelişimi de bunu gösteriyor. Sanırım yerel kaynaklar kullanılarak böylesine bir mutlu sonuç alındı." Hürriyet'ten Uğur Ergan'ın haberine göre rehineler "değişik kanallar üzerinden yürütülen müzakereler sonucu ikna yönemiyle" kurtarıldı. Murat Yetkin'in, "istihbarat ve diplomasi kaynakları"yla görüşerek yazdığı yazıya ("49 rehine IŞİD'den nasıl kurtarıldı? İşte ilk ayrıntılar") göre, "IŞİD rehineleri Türkiye'ye vermeyi kabul etti." Buna rağmen Yetkin "operasyon" ifadesini kullanılıyor; ancak şöyle bir içerikle: "Kurtarma operasyonunda çevre koruma tedbirleri dışında silahlı güç kullanılmadı. Dolayısıyla bir baskın, çatışma olmadı. Bu bir istihbarat operasyonuydu." Ve Anadolu Ajansı'na göre bu operasyonu MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanlığı yürüttü. Tayyip Erdoğan'ın son baş düşmanı New York Times'ın görüştüğü bir "üst düzey ABD yetkilisi", TC yetkililerinin "operasyon tamamen millîdir, kimseden yardım alınmadı" iddiasını doğruluyor: "...rehinelerin dönüşünü garantilemeden önce Türkiye ABD'ye bilgi vermedi, ABD'den, rehinelerin bırakılışıyla bağlantılı herhangi bir özel askerî yardım talep etmedi" ("Turkey Welcomes Return of Hostages Held in Iraq").

20 Eylül 2014 Cumartesi

Diren Kobanê ...kim..? seninle?

19 Eylül'ü 20'sine bağlayan gece, Suriye-Türkiye sınırının dibindeki Kobanê'de "İslâm Devleti"nin saldırısı sürüyor. Bu acımasız örgütün önünden kaçıp Türkiye sınırına yığılan binlerce kişiye sınır gün içinde nihayet açıldı, içeri alındılar, iyi kötü biryerlere yerleştirildiler. [ EK/20 EYLÜL: Hükümet yetkilileri sayının 60 bini bulduğunu, Kürt gazeteciler 7-8 bin civarında olduğunu söylüyorlar. ] 20 kadar köyün aşırı zayiat vermemek için terk edildiği İD'e karşı Kobanê'de sadece YPG savaşıyor. Gece, HPG gerillalarından oluşan takviye güçler onlara katıldı. Bunun dışında da Suriye Kürtlerine yardım eden kimse yok. İD'e karşı ABD önderliğinde kurulan, resmî söyleme göre 40 devletli uluslararası koalisyon, somut adım atmak şöyle dursun, doğru dürüst açıklama bile yapmadı. Türkiye Cumhuriyeti için ise, anlaşılan, öncelik taşıyan, İD tehlikesi değil, Kürt fobisi. Öyle görünüyor ki, özellikle Rojava'daki "devrim düzeni", Ankara'nın Kürt korkusunun üzerine tüy dikiyor. Bu yüzden, başa akıl almaz belalar açabilecek "tampon bölge" fikirleriyle oynanıyor.

Yani diyebiliriz ki, Yeni Türkiye'ci cumhurbaşkanı ile Yeni Osmanlı'cı başbakanın sınır boyuna ilişkin politikası, bütünüyle "Eski Türkiye"nin o hem atgözlüklü hem kompleksli güvenlik zihniyetiyle şekillendiriliyor. Kürt fobisinin bu zihniyetin merkezî unsurlarından olduğunu hatırlatmak bile gereksiz.

Muhalefetin halindeki tuhaflıklara gelelim.

19 Eylül 2014 Cuma

Şu anda acil cevap bekleyen sorular

Bir an önce, yetkili resmî ağızlardan, net ve inandırıcı şekilde cevaplanması zorunlu olan sorular birikiyor. Basının iktidar propaganda mekanizmasına dahil bölümünden doğru bilgi alma ihtimalimiz bulunmadığı gibi, bunun dışındaki kısma da pek zor güvenebileceğiz. Zira konu Kürtler. Eğer hükümet Kürtleri bıçağın kemiğe dayanacağı noktaya kadar sıkıştırıp bundan birtakım somut "kazanımlar" elde etmeyi planlıyorsa, sanırım buna Hürriyet gazetesi veya Cemaat yayın organlarının tek itirazı, "niye kemiğe de sokmadın?" olur. Ne yazık ki, bölgeden bilgiler aktaran yerel kaynakların da büyük bölümü -bir savaşın tarafı oldukları için- yüzde yüz güvenilir değiller. İD'in (hattâ TC'nin) işine yarayacağını varsaydıkları olguları gözden uzak tutacaklardır. Genellikle insanların kızdığı, bir lüks madde veya gereksiz kapris muamelesi yaptığı hakikat arayışı, yani aslında gazetecilik diye bir mesleğe duyulan sahici ihtiyaç işte böyle zamanlarda kendini fena hissettiriyor.

Tekrarlıyorum: aşağıdaki soruların bir an önce yetkili bir ağız tarafından, net ve inandırıcı şekilde cevaplanması zorunlu. Gazeteci arkadaşları bunların peşine düşmeye çağırıyorum.

• YPG'nin esir aldığı İD'çilerin arasında Türkiye doğumlu olanlar var mı? (Bir yerde dört Trabzonlu, başka bir yerde üç Trabzonlu, bir Bartınlı olduğu iddia ediliyor.)

• Gece bir Türk treninin Akçakale'de (Tel Ebyaz karşısında) istasyonun bulunmadığı bir yerde durduğu ve buradan İD'e birtakım sandıkların aktarıldığı iddiası doğru mu? (Trenyolunun başka zamanlarda da İD'e yardım için kullanıldığı ileri sürülüyor.)

• Suriye topraklarının İD denetimindeki bölgelerinde veya Kobanê civarında herhangi bir Türk askerî aracı (personel taşıyıcı veya herhangi bir başka zırhlı araç, akrep, tank) var mı? Meselâ Agbaş köyünde beş zırhlı araç?

• Kobanê ve civarındaki İD'çilerin arasında eski Türk Özel Tim elemanlarının bulunduğu doğru mu? (HDP Muş milletvekili Demir Çelik'in Meclis'te basın toplantısı düzenleyerek ortaya attığı iddia.)

• Henüz üç gün önce Türkiye'den Suriye'ye İD'çiler geçti mi? (1500 kişiye kadar çıkan iddialar var. Tren iddiasının, Tel Ebyaz'a savaşçı aktarılmasını kapsayan bir versiyonu da var.)

• İD komutanı Muhammed Ali R.'nin 7 Ağustos'ta -yani 49 TC vatandaşı İD'in elinde rehineyken!- Mersin'de bir özel hastanenin 323 no'lu odasında tedavi gördüğünü, bu sırada korumalarının etrafta tedbir aldığını ileri süren hemşire E.G.'nin söyledikleri doğru mu? ("Turkish Nurse: 'I Am Sick of Treating Wounded ISIL Militants'")

Bunlar çok ciddi iddialar. Duymazlıktan gelinemez, yokmuş gibi davranılamaz.

Zirvenin karanlığı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, artık her salı Meclis'teki grup toplantısında esip savuramayışının acısını çeşitli fırsatlar bulup çıkaracağı benziyor. TÜSİAD İstişare Kurulu toplantısına katılan cumhurbaşkanının konuşmasından kelimeler seçip ardarda dizdim. Kaynağım, T24'ün "Cumhurbaşkanı Erdoğan, TÜSİAD'da Mustafa Koç'un 'ananas' ve 'tespih' konuşmalarıyla Gülen cemaatine yüklendi" başlıklı haberi:


Gezi olayları ... dik durmasaydık ... darbe girişimi ... bazılarının paralel yapıyı açık açık desteklediğini ... darbe girişimi ... eski Türkiye'yi diriltme girişimi ... Faiz lobileri ... dönemin başbakanı ... ihanet çetelerini ... ABD medyasında 3 haber çıktı diye ... ihanet şebekelerine ... bu kervan yürümeye devam edecek ... paralel şebeke ve destekçisi uluslararası medya ... Eski Türkiye ... Siyaseten deviremedik, ekonomik olarak devirelim mantığı ... Her türlü algı operasyonu ... hukuk sistemine sızmış paralel yapı ... manidar ... o banka şu anda batmış zaten ... vatandaş, istediği şekilde kalkıp yürüyüş miting yapamaz ... Paralel ihanet çetesi ... bu ülkede başörtüsü yasağı ... benim baş örtülü kardeşim ... Kutuplaşma deniliyor ... Gezi ve paralel yapıya destek veren yapılar ... İçeride ve dışarıdaki medya kuruluşları, STK'ları kimlerin fonladığını tek tek ... Halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı olarak ... 2023 hedeflerine...

17 Eylül 2014 Çarşamba

Pedagoji Derneği'nin Koton'a mektubu

Pedagoji Derneği, hayırlı bir iş yaparak, Koton firmasına, "Çocuk kafası çocuk modası" reklamını "birkaç açıdan sakıncalı" bulduğunu bildirmiş ve reklamın kaldırılmasını "temenni etmiş". "Koton yetkililerine mektup!"ta dernek, gördüğü sakıncaları dört maddede sıralamış.

Dernek, "çocukların yetişkinler gibi algılanmasını sağlamaya yönelik makyajlar, takılar" vs. konusuna işaret ediyor ve, "çocuk istismarı ve pedofilinin arttığı bir dönemde, özellikle kız çocuklarını yetişkin kıyafetleri ve hareketleri ile gösterme"nin tehlikesine dikkat çekiyor, yerden göğe haklı olarak. Sonra, "moda" kavramının çocukların dünyasına ve gündemine sokulması üzerinde duruyor. Pedagoji Derneği'ne göre bu, "çocukların ruhsal gelişimine zarar veriyor". Uzman değilim ama derneğin haklılığından yana şüphem yok. Bunun ardından, Koton reklamının temel motifleri, "ayrıcalıklı" olma, "tarz sahibi" olma rezillikleri -dernek mektubunda böyle denmiyor, onlar benim kadar kaba değiller- konu ediliyor. Çocukları, hele kıyafetleri üzerinden "ayrıcalıklı-tarz sahibi" etmeye çalışmanın, ufaklıklara "narsizm-özseverlik tohumları aşılamanın" yanlışlığını ortaya koyuyor dernek.

Bunlara diyecek tek söz olamaz. Ancak sözkonusu Koton reklamında "çocukların ticarî kaygılara alet edildiği izleniminin uyandığı" ifadesi, olayımızın cereyan ettiği alan gözönüne alınırsa, naif ötesi kaçıyor. Koton yetkilileri derneğe sorabilir: Reklamdan bahsediyoruz burada, malımızı satmaktan bahsediyoruz; başka nasıl bir izlenim uyanacaktı? Sert soru. Açıklayacağım. Önce bir-iki şey daha aktarayım.

İD ve Müslümanlar - bir izah

Ortadoğu'yu kana bulayan ve milyonlarca müslümanın gözünün içine baka baka kendine "İslâm Devleti" adını veren katiller-tecavüzcüler örgütü hakkında şu andaki hükümetimiz bütünüyle saçmalıyor. Rehineler bahane olamaz. İnsan hoşnutsuzluğunu, onaylamadığını diplomatik üslûpla da her fırsatta belli edebilir; etmiyorlar. Ben de açıkçası, insanî bakımdan bunu pek dert etmiyorum. Hükümetimiz, şu ya da bu çıkarı için, hattâ mensuplarının maddî çıkarları için, dinin "yüce" sayılan değerleri dahil hiçbir şeyi çiğnemekten kaçınmayacağını defalarca ortaya koydu.

Benim derdim, kendilerinden insanlık beklediğim Müslümanlarla. İD'in icraatına İslâm'ın dayanak olamayacağını yüksek bir sesle ve tereddütsüz haykırmalarını bekliyorum. İD'in kendilerini kirlettiğini fark etmiyorlar mı? Bilemiyorum. İcabında, parçası oldukları dindar çoğunluğun tepkilerini çekmeyi de göze alarak, insan hakları konularında gereken tavırları göstermiş istisna insanların dedikleri, eyledikleri sayılmaz. Çünkü çoğunluk hiçbir durumda onları onaylamıyor. Müslüman çoğunluğun İD konusunda takınacağı tavır, sadece İslâm'ın yakın gelecekteki algılanışını şekillendirmekle kalmayacak. Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerin, toplumların nasıl yaşayacağını da belirleyecek.

İkinci olarak, eğer İD bir insanlık meselesiyse, bunun insanca halledilme şekli, Amerikan jetlerinin İD militanlarını bombalayarak parça parça etmesi değildir. Eğer İD dışındaki Müslüman çoğunluklar bu oluşumu, ideolojisini ve pratiğini reddederlerse, o zaman İslâm adına işlenen suçlar son bulur, bunların zemini dağıtılmış olur. Başka hiçbir çözüm, bunun kadar sağlıklı ve kalıcı olamaz.

Bu yüzden, Müslümanları bu konuda tavır almaya çağırıyorum. Kimim ki bunu yapıyorum? Dindar dahi olmayan bir insanım. Müslümanlık deyince İD'in katillerini değil babaannemi hatırlamak isteyen herhangi bir bireyim. Dine kategorik olarak kötü gözle bakmayan bir sosyalistim. Stalin'in hesabı verilemediği için, bir vakit yüz milyonlarca insanın umut ışığı olmuş sosyalizm nasıl marjinalleşti, etkisizleşti, acısını çekerek yaşamış biriyim. Yetkim yok, iktidarım yok. Kimseyi zorlayamayacağım için haddimi de aştığımı sanmıyorum. Alt tarafı, "saçmalamış" der, geçersiniz. Ufak bir ihtimalle de, "bu herif ne geveliyor ağzında?" diyerek konuya aynadan değil başka bir pencereden bakmayı deneyebilirsiniz. Yoksa dibe sürükleniyoruz hep beraber.

* * * * * * * * * * * * * * * * * *

[ NOT: Bu yazıyı yayımladıktan sonra, Müslümanların İD'i kınadığı üç ayrı olaydan haberdar oldum:
• Fethullah Gülen, öndegelen Amerikan gazetelerine ilân vererek, İD ile birlikte, El Kaide ve Boko Haram'ı da "lanetledi".
• Almanya'da "Müslümanlar Konseyi", bir kınama açıklaması yaptı, "teröristler İslâm adına konuşamaz" dedi..
• En ilginci, İstanbul'da bir belediye otobüsünde genç bir adam, yolculara İD'in İslâm'ı temsil etmediğini anlattı. ]

16 Eylül 2014 Salı

Koton'un özür borcu var, hem de çok

Koton firması, reklam filmini bu blogta, "Kötülüğün minik masum halleri" yazımda ele aldığım son reklam kampanyasına karşı yükselen tepkileri (imza kampanyasını) güya dikkate almış ve şu açıklamayı yapmış:
Koton müşterilerini dinlemeyi ve onların görüşleriyle uygun şekilde hareket etmeyi ilke edinmiş ve bugünlere bu yaklaşımla başarılı bir şekilde gelmiştir. Son reklam kampanyamızda kullandığımız ve imza kampanyanızda bahsi geçen sloganımızı dün akşam itibarıyla iletişim faaliyetlerimizden çıkardığımızı ve bu sloganı içeren billboardları değiştirdiğimizi bilgilerinize sunarız. Müşterilerimizin görüş ve istekleri Koton için her zaman yönlendirici olmaya devam edecektir. Saygıyla duyururuz.
Ne anlıyoruz açıklamadan: (1) Koton hep müşterilerin görüşlerine uygun davranırmış, (2) Son reklam kampanyasındaki sloganı (herhalde "moda neyse onu giyerim" küstahlığından bahsediyorlar) kaldırmışlar, billboard'ları değiştirmişler, (3) Müşterilerin görüşleri firma için hep önemli olacakmış.

Pek güzel. Türkiye şartlarında elbette, hiç yoktan iyidir, denebilecek bir durum. İyi de, mesele o slogandan mı ibaret? Burada tekrarlamayayım, Koton'un reklam filmini ele aldığım yazıyı lütfen okuyun. Geri çekilmesi, düzeltilmesi gereken vahamet bir değil iki değil.

Firma bütün bir içeriği koruyup tek sloganı kaldırmakla ortalığa saçtığı pisliği temizlemiş sayılamaz. O reklam filmini kaldırmaları bile yetmez. Alenen özür dilemeleri gerekir. Çok marifetleri var, kendilerini konu etmeyi sürdürebiliriz hep beraber. Umarım kızları hakkındaki gelecek planları "vitrine koymak" olmayan anababalar bu vesileyle sadece Koton'a değil, kız çocuklarının "küçük kadın" olarak sunulduğu, çocukların kötülüğe ve alışverişçiliğe kışkırtıldığı her türlü reklama karşı doğru dürüst hassasiyet gösterirler.. Bakın, meselâ şu, Koton'un bir reklam fotoğrafı:


Bu nasıl bir çocuk giyimi reklamı? Alışverişten dönüyor olmalı. Kim? Bu bir kız çocuğu fotoğrafı mı, "küçük kadın" fotoğrafı mı? Bu cins reklamları masumane görenler ve bunların toplum -meselâ ergen erkek çocukları- üzerindeki etkilerini küçümseyenler idraksiz, kavrayışsızdır. Bunları üretenler, bunlardan çıkar sağlayanlar, sadece idraksiz, kavrayışsız değil, sorumsuzdur. Alışverişten dönen küçük kadın imajı size yeterli görünmediyse, buyurun:


Sağda başka bir firmanın genç giyimi reklamı. Sağdakini artık ezbere biliyoruz: İki kız iki oğlan formülü. Sevgili olduklarını, dört gençle değil iki çiftle karşı karşıya olduğumuzu anlatan el-kol, temas, pozlar, vs. En azından bu kadar çok tekrarlandığı için yavan görünüyor, bu tür fotoğraflardaki gençlerin yüz ifadeleri ve vücut dillerinin sınıfsallığı da başlıbaşına mevzu falan, ama sonuçta "kazık kadar gençler, ne halt istiyorlarsa ederler" deyip kapatabileceğimiz bir konu. Soldakiyse, Koton'un çocuk giyimi reklamı. Tam da sağdaki dörtlüye özendiren, onu hatırlatan bir fotoğraf. Burada da iki çift var, farkındaysanız. Çiftlerin ilişkisinin ve soldaki kızın pozunun "çocuk" fotoğrafı sınırlarına yaklaşmasına ama onu aşmamasına özen gösterilmiş. Soldaki oğlanımız yeterince cool ve bunun ödülünü alıyor, gördüğümüz gibi.

Soru şudur: Ne âlemi var? Bu çocukları bu yaşlarda bu rollere itince, cinselliği uyanmış ve bunu yaşayabilecek yaşlardaki gençlerle aralarındaki mesafeyi böyle kısaltınca buradan nasıl sonuçlar doğmasını bekliyoruz? Daha çok pantolon ve etek satmayı mı? Pardon, bir de güneş gözlüğü! Yani daha çok para kazanmayı.

Soldaki fotoğraftaki kıza bu pozu verdiren kimdir? "Ayy, kendi veriyor, ne şirin!" ekolüyle hesaplaşmam buraya sığmaz, onu erteliyorum. Bu kızın yüz ifadesi, tavrı, edâsı, her şeyi size normal, sağlıklı görünüyor mu?

Koton firması ve reklamcısı, şüphesiz çocukların piyasa çarkına kurban edildiği bu vicdansızlık alanının tek suçluları değil. Üstelik burada, bu çocukların aileleri de suça ortak. O kadar çok yönden sorunlu ki çocukların bu şekilde "kullanılması", hangi birinden sözedeceğimi şaşırıyorum. Bu yüzden şimdilik burada kesiyorum. Bu fotoğraflara biraz uzunca bakıp duyduğum rahatsızlığı paylaşırsanız şu an için amacıma ulaşmış olacağım. Bir de tabiî, Koton'u o korkunç kampanyasından vazgeçirmek, bir ibret belgesi oluşturmak anlamına gelecek.

14 Eylül 2014 Pazar


Şu anda bütün camilerde hocalar telaş içerisinde olmalıydı. "Hayır, bunlar asla bizden değildir!" vaazları vermeliydiler kaygıyla. Diyanet hutbeler hazırlamalıydı. Birçok şehirde peşpeşe protesto gösterileri yapılmalıydı. "Dinimizi kullanarak bu korkunç işleri yapamazsınız!" diye haykırılmalıydı. Bunun yerine, Twitter'da, "kafa kesmek caiz midir" tartışması yapılıyor. Yakarsan olmaz, yakmak Allah'a mahsustur, fakat kafa kesilebilir. Peki hangi durumda kesilir?.. Anlayabildiğim kadarıyla, pek az istisna dışında, Müslümanlar olan bitenin hâlâ farkında değiller. Koskoca bir dinden merhamet çıkarılıp atılıyor, vicdan neredeyse suç aleti sayılmak üzere, dünyevî kudret, tahakküm, eline şöyle ya da böyle iktidar geçiren Müslümanın varoluşunun başlıca amacı oluyor; bugün çizilen resimleri silmeye kuşaklar yetmeyecek; gel gör ki, dini her şeyden üstün tuttuğunu iddia eden milyonlarca insanın umurunda değil. Herkes mi sadece Türkiye'de bir süre daha iktidarı elde tutma derdinde? Davutoğlu şunu yaptı, Erdoğan bunu yapmadı meselesinden falan sözetmiyoruz. Hesabı verilemeyecek ne çok şeyin biriktiğini -yine istisnalar dışında- sadece Müslümanlar mı görmüyor? Düşünün, kendine "İslâm Devleti" diyebilen bir örgütün elinden bu ismi almaya kalkışan dahi yok. Hile yapıp önceki ismini söyleyince hakikat değişmiyor; o ismi de onlar takmıştı kendilerine. Azıcık öteye geçip oradan İslâm âlemine bakan, kendisine doğru uzatılmış bıçağı görüyor. Bunun haksızlık olduğunu kabul ettirebilmek için, o bıçağı o herifin elinden çekip alabilmelisiniz. Var mı bu yönde bir gayrete şahit olan? O bıçak sizi temsil eden bir simge. bir ikon haline geliyor. Engel olmayacak mısınız?

12 Eylül 2014 Cuma

Kötülüğün minik masum halleri

Koton firması, daha doğrusu cinfikirli reklamcıları, kapitalizmin insan ruhuna yapabileceği kötülüklerin kısacık bir özetini çıkarıp bunu bir reklam filmiyle nasıl anlatırız, demişler; ve başarılı olmuşlar. Şuradan izleyebileceğiniz reklam, bencil yetişkinlerin birbirlerinin gözünü oyduğu, insanlar arası hiyerarşinin doğuştan ve mutlak sayıldığı, korkunç bir gelecek istiyorsak, yararlanabileceğimiz bir eğitim malzemesi sayılabilir.

Film oğlanın doğumuyla başlıyor: "O, doğduğunda ağlamadı doktora çak yaptı." Annesine değil, doktora. İşi kimin bitirdiğini biliyor, uyanık çocuk. Ve başka bir şey değil "çak" yapıyor. Cool ya. Meselâ annesini öpmüyor veya "iyi becerdik bu işi" anlamında ona çak yapmıyor. Çünkü o doğuştan birey. Bir tek konu dışında kimseye ihtiyacı olmadığını zaten göreceğiz.

"Yürümeye karar verdiğinde ilk adımını herkes gibi atmak istemedi; ayakkabılarını giydi." Reklamın teması, bu ikinci basamakta ortaya çıkıyor: "Herkes gibi" olmamak. Bonus olarak, ayakkabı giyme var. Aksini düşünürsek meseleyi anlarız: "Herkes gibi olmak istemedi, ayakkabılarını fırlatıp attı, çıplak ayakla dolaştı" olsaydı söylenen? Mağazalardan uzaklaştığımız başka bir âleme geçerdik. (Tabiî reklamcılar bunu da başka bir amaçla kullanıyor değillerse.) Oysa şimdi, "herkes gibi olmamak" için ayakkabısını giyiyor oğlan. Yani onun herkes gibi olmaması için annesinin bir mağazaya çoktan girip çıkmış olması gerekiyor.

"Aradan uzun yıllar" geçiyor, oğlumuz "tarzını hep koruyor". "Gezmelerde teyzelerin elini öpüyor, ama centilmence öpüyor." Niye? "Herkes gibi" olmak istemiyor, bu yüzden, pek çok yetişkinin yaptığı bir şeyi mi yapıyor? Değil elbette. Bizim ufaklık aslında çocuk gibi olmak istemiyor.

Nitekim "ve okula başladı" aşamasında, ilk iş, yaşıtı bir kıza sarkarken görüyoruz oğlumuzu; burada reklamcımız muhteşem kelime oyununu devreye sokuyor: "daha okumadan yazmayı öğrendi". Oğlumuz kıza yazdı, güzel. İkisi de henüz böyle bir "yazma"dan uzak bulunmaları gereken yaştalar, ama ne gam! Onlar böyle yaptığı için, ben de "sarkıyor" diye anlatabiliyorum. Ve biz burada minicik çocuklardan bahsediyoruz.

11 Eylül 2014 Perşembe

Toplantıda var, imzası yok - flaş diye buna derim

ABD'nin İD'e karşı savaş için biraraya getirmeye çalıştığı koalisyonun Ortadoğulu üyeleri Suudi Arabistan'ın Cidde şehrinde toplandı ve elbette esas mevzularını görüşüp karara bağlamanın yanısıra, belki de Türkiye'nin bölgedeki ve dünyadaki konumunu yeniden düşünmeyi gerektirecek bir manzara yarattılar: Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Umman, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan ve ABD'nin yeraldığı toplantıda Türkiye de temsil edildiği halde, sonuç bildirgesinde adı yeralmadı. (Alman gazetesi Die Zeit Türkiye'nin "sadece insanî tedbirler" kapsamında koalisyona katılacağını yazdı, ama bunu kime, neye dayandırdığını belirtmedi.)