17 Nisan 2015 Cuma

Devletin belgeleri - bizim belgelerimiz

Radikal, 16.04.2015


“Alındı Belgesi” müessesesi ile ilk defa, yanılmıyorsam valilik içerisinde bir bankonun önünde karşılaştım. “12 Eylül öncesi”nde. Ertesi gün dağıtılacak bildiri için “Alındı Belgesi” almaya gitmiştik.

İçinde bol bol devrimden, sosyalizmden sözettiğimiz bildiri için valiliğin nasıl olup da izin vereceğini anlayamamıştım. Tecrübeli bir arkadaş izah etmişti: Bildiri dağıtmak serbestti, izin almaya gerek yoktu. Her vatandaş veya dernek, altına ismini koymak kaydıyla, istediği bildiriyi yazar, istediği yerde dağıtabilirdi. İçinde suç unsuru varsa savcı sonradan dava açabilirdi. Sadece...

İşte: Kara Murat, TC memuru kılığında yaklaşıyor!..

15 Nisan 2015 Çarşamba

Tarihe kayıt: AP'de soykırım kararı

Avrupa Parlamentosu, "Ermeni Soykırımı'nın 100. Yıldönümü" başlığı altında yaptığı oturumda "Ermeni soykırımı"nı tanıdı. Parlamento, Türkiye'ye de çağrı yaptı, 1915'te Anadolu'da yapılan katliamı "soykırım" olarak tanımasını ve arşivlerini açmasını istedi.

Ankara'nın ilk tepkisi, Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır'dan geldi. Bozkır, kendi deyişiyle "yüz milyonlarca Avrupalı'yı temsil eden" Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu'nun kararının "Türkiye ve Türk milleti için yok hükmünde” olduğunu ileri sürdü. Bozkır'a bakılırsa, "yok hükmünde" olan sadece bugünkü bu karar da değil. Bakan, "bu tür kararlar" diye genelledi. Bozkır'a göre "Avrupa Parlamentosu başta olmak üzere Parlamentoların görevi tarih yazmak değil".

Bozkır, 1915'te olan bitenden bütün dünyanın habersiz olduğu yanılsamasına dayalı resmî TC söylemini sürdürerek şöyle dedi: "Avrupa Parlamentosu bugün aldığı kararla geçmişte çekilen acılar arasında seçici bir bakış açısıyla ayrımcılık yapmış, 1. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden Türk ve Müslüman halkların uğradığı mezalimi görmezden gelmiş, sadece Ermenilerin acılarını öne çıkarmıştır.”

Belirtmeye gerek yok ki, Avrupa Parlamentosu'nun sözkonusu kararında, 1. Dünya Savaşı yıllarında Müslüman ve Türk insanların acılar ve zorluklar çekmediğine dair bir imâ, bir gönderme, bu türden bir inkâr yok. Çünkü bugünkü mevzu bu değildi. Maksat, meseleyi tersyüz edip, arkadan dolanıp puan almak. Herkesi aptal sanmak ya da dışarıdakilerin zaten neyin ne olduğunu bildiğini varsayarak içeriye yalan pompalamaya devam etmek...

Yine de AB bakanının ezber tekrarı, dışişleri açıklamasının yanında kibar ve ölçülü kaldı. Dışişleri Bakanlığı, lafa doğrudan, "Türkiye-AB ilişkilerinin gelişmesine engel çıkarmakla tanınan Avrupa Parlamentosu" diye girdi, parlamentonun "daha önce de denediği gibi, 1915 olayları konusunda yeniden tarih yazmaya heveslendiğini" ileri sürdü. Dışişlerine göre: "Bu heves, Türk karşıtı Ermeni propagandasının klişelerini harfiyen tekrarlayan, 15 Nisan 2015 tarihli gülünç bir karar metniyle sonuçlanmıştır."

Ankara, böylece dışişlerinin ağzından, "tarihi ve hukuku katleden bu metni kabul edenleri ciddiye almadığını" duyurmuş oldu.

Ne demeli bilmem ki... Kaçacak yer kalmadıkça pişkinlik artıyor. Çok onur kırıcı. Çok küçük düşürücü.

14 Nisan 2015 Salı

Küstahlığı seviyoruz, pişkinliğe tapıyoruz

Radikal, 12.04.2015


Şimdi hangi partinin neredeki hangi adayının nerede olsa neyi değiştirebileceği veya hangi küskünün ne yapması halinde neler olabileceği veya oradan o kişinin değil de bu kimsenin gösterilmesi halinde nelerin olmayabileceği üzerine ahkâm kesebilseydim, inanın ben de memnun olurdum. Bu ince işlerin toplamda seçim sonuçlarını yüzde bir bile etkilediğine inanamıyorum ne yazık ki. İnanamama kusuru.

Biz Türkiye'de, akılla mantıkla, somut koşullara göre farklı tercihler yapmanın gayet mümkün olduğu ve insanı dinden imandan veya solculuktan, liberallikten, Atatürkçülükten, her neyse, çıkarmayacağı, buna karşılık farklı görüş ve tavırdan insanların aynı tercihi yapabileceği, bu yüzden özdeş hale gelmeyecekleri ufacık olaylarda bile önceden belirlenmiş tarafımıza göre seçim yaparız. Nerede kaldı koskoca seçim!..

(Bu konuda kayda değer bir istisna, belli ki çok iyi insan olan bir öğretmeni bütün o çirkin devlet kibriyle aşağılamaya kalkan -ve ölümüne yolaçan- Yalova valisini birkaç İslâmcı yazarın da kınaması ve istifaya davet etmesi oldu. Adalet duygusunun tamamen ölmediğini görmek güzel!)

Bizimkiler yapıyorsa doğrudur, ötekiler yapıyorsa yanlıştır; buna göre yaşarız. Taranan Fener'in otobüsüyse, gerikalan herkes “şikeden beri gelen haklı tepkiler”den sözeder, Beşiktaş'ınki olsaydı, “e, tabiî Çarşı'nın Gezi'deki şeysi...” falan denirdi.

8 Nisan 2015 Çarşamba

Wikileaks'ten Yemen - ikinci belge

Radikal'de salı günü yayımlanan, "Güvenilir kaynak'tan Yemen tesbitleri" başlıklı yazımda, size Yemen'le ilgili ikinci bir gizli belgeden de bölümler aktaracağıma söz vermiştim; bu sözü burada yerine getiriyorum.

Belgemiz, 9 Aralık 2009 tarihli. Yine ABD Sana Büyükelçisi Stephen Seche tarafından, bu defa CIA, askerî dış istihbarat DIA ve dışişleri bakanlığının yanısıra Berlin, Lübnan ve Riyad'daki elçiliklere gönderilmiş.

Raportör-büyükelçi, “İran'ın Husileri silahlandırdığını ileri süren Yemen hükümetinin iddiasının aksine”, Husilerin silahlarını “Yemen karaborsası ve bizzat Yemen ordusundan edindiklerini” tekrarlıyor.

Aynı belgenin sonlarına doğru, büyükelçi, bir-iki somut olguya da değiniyor. Bunlar kafa açıcı, aktarıyorum.

“Yemen hükümet yetkililerine bakılırsa,” diyor büyükelçi, “Husilerin Katyuşa roketleri kullanması, İran ve Hizbullah'tan destek aldıklarının kanıtı. Zira bunlar Yemen silah pazarlarında ve Yemen ordusu stoklarında bulunmuyor.”

“Güvenilir kaynak”tan Yemen tesbitleri

Radikal, 07.04.2015


Günlerdir Yemen hakkında birşeyler öğrenmeye, sizlere de aktarılabilir bilgi edinmeye çalışıyorum. Niye? Çünkü, ilkin, dünya bizden ibaret değil. İkincisi: Başkalarının dertleriyle ilgilenmek insanın insanlığını geliştirir. (Tabiî bu, ortalama zihniyetimiz ve dünya görüşümüz yüzünden bize uygulanabilir bir ölçüt değil, geçelim.) Üçüncüsü: Yemenlilerin başlarına gelenlerden sorumlu tuttukları devletler arasında Türkiye de var. Dolayısıyla, dördüncüsü, biz farkında olmasak da hayatımızı yakından etkileyecek bir konudan bahsediyoruz, Yemen derken. Nitekim beşincisi: Yemen'den sözederken kendimizden sözedermiş gibi olabileceğimiz durumlar var.

Bunların başında, şimdi Husilerle ittifak halinde yeniden iktidar peşinde koşan devrik başkan Ali Abdullah Salih'in serveti (ve bunun ediniliş tarzı) geliyor. 30-60 milyar dolar arasında olduğu tahmin edilen bu servetin, nakit, gayrimenkul, altın ve hisse senetlerine bölünmüş olarak yaklaşık yirmi ayrı ülkede tutulduğu biliniyor. 33 yılda biriktirilen bu servetin kaynağı, komisyonlar, yolsuzluk, bildiğimiz şeyler.

6 Nisan 2015 Pazartesi

Adliye baskınıyla ilgili bir ayrıntı ve sorular

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, bu akşam Adalet Bakanı Kenan İpek'i ziyaretinden çıkışta, Çağlayan Adliyesi baskınıyla ilgili çok kritik-hayatî olabilecek bir ayrıntıdan hepimizi haberdar etti. DHA'nın haberine göre Feyzioğlu aynen şöyle dedi:
"Koluna avukat cübbesi almış teröristler, avukatlara mahsus girişten ve kimlik kartlarını okutarak değil, özel güvenliğin güvenlik şeridini kaldırıp 'yandan buyrun' demesiyle geçmişler. Bu da kare kare izlediğimizde sabit oldu, sizler de göreceksiniz."
Baskından sonra avukatlara yapılan, zulüm mertebesindeki muamele ve buna eşlik eden karalama-lekeleme kampanyası, bu açıklamadan sonra bütünüyle anlamsız, mesnetsiz kalıyor. Ama şüphesiz Feyzioğlu'nun açıklaması doğruysa doğacak asıl önemli sonuç bu değil.

3 Nisan 2015 Cuma

Acep ne iştir, anlayacağız

Radikal, 02.04.2015

Korkunç bir günün ardından, elektriğin nasıl olup da neredeyse bütün Türkiye’de birden kesilebildiği üzerine akıllar fikirler yürütülmesi -yani aslında hiçbir şey bilmeden köşeyazarına yakışır şekilde atıp tutmak- veya Adliye’deki feci olay hakkında konuşulması beklenir.

Bunları yapamayacağım.

Çünkü Türkiye, ne DHKP-C flamalı-maskeli iki eylemcinin savcıyı rehine alıp başına silah dayamasını ne de polisin odadaki herkesi öldürerek yeni destan yazmasını çeşitli açılardan ele alıp tartışmaya elveren bir zihinsel, ruhsal ve ahlâkî ortama sahip.

Sadece birkaç sözle yetineceğim.

Kimse öldürülmeden siyasî adım atıldı

2 Nisan’ı 3 Nisan’a bağlayan gece, son yılların en önemli siyasî gelişmelerinden biri yaşandı: Batı medyasının pek tuttuğu, aslında ziyadesiyle problemli tarifle "dünya güçleri" ile İran İslâm Cumhuriyeti, uzun süredir maraton halinde sürdürdükleri nükleer pazarlığında çerçeve anlaşmasına vardılar. (ABD’nin sunuşuyla anlaşmanın ayrıntılarına şuradan bakabilirsiniz: “Parameters for a joint comprehensive plan of action regarding the Islamic Republic of Iran’s nuclear program”. "Dünya güçleri"nden kasıt, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Çin; arada Avrupa Birliği de var. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, ülkesinin nükleer faaliyetleriyle ilgili önceki BM Güvenlik Konseyi kararlarının imzalanacak anlaşmayla tamamen geçersiz kalacağını duyurdu. "İleri sürdü" demek daha doğru mu olur, bilemedim; herhalde masanın bir tarafındaki ekibin bileşiminin böyle bir şeye imkân vereceği varsayılıyor.)

1 Nisan 2015 Çarşamba

Ey yaprak, ne oluyor öyle kıpır kıpır!

Radikal, 31.03.2015


Yok, ben direkman çıkarım başbakana. Çıkacağım, gidip konuşacağım. Ortada muazzam bir tertip var. Orayı burayı bombalıyorlar, haberimiz yok. Sadece tertip değil terkip de felaket. Reis Suudi'ler, kahya Sisi falan... Gitti yapraklar!..
Bu Ortadoğu'nun yaprakları beter oluyor, beyefendi, kıpırdayacaklarında haber vermiyorlar. Husiler de haber vermiyorlar. Hele Suudiler! Ortadoğu'nun doğal hakimi, müstakbel dünya medeniyetinin lideri olmadan kim niye toplanıyor? Arap Birliği dediğin nedir? Osmanlı dağılmamış olsa, İngilizler ve Fransızlar Arap entelektüellerini Osmanlı'nın kendilerine fenalık yaptığına inandırmış olmasa, onlara kendilerini sömürmek için değil Batı sömürgeciliğine karşı korumak için tepelerine imparatorluk kurduğumuzu anlatabilmiş olsak, bize sormadan kimsenin değil beş yaprak, üç veyahut iki yaprak kopartması veyahut bunları kıpırdatması sözkonusu olabilir miydi?

Yemenli'nin gözünde

Yemen'e Suudi kraliyet ailesi öncülüğünde hava saldırıları başladığından beri, İngilizce tweet atan mâkûl Yemenliler bulup izlemeye çalışıyorum. Al Jazeera English'te yorum yapan bir-iki kişiden hareketle, izlenecek birkaç kişi ve hesap buldum. Çeşitli eğilimlerden insanlar. Daha çok, Yemen'in daha bir modernleşmiş kesiminden, Hadi'ci de, Salih'çi de, açıkça Husi yanlısı da olmayanları tercih ediyorum.

Bunlardan, azıcık hali vakti yerinde olduğunu tahmin ettiğim, bombalanan füze üslerinden birine iki kilometre mesafede oturan, dün çocuklarını daha güvenli bir eve taşıyan, muhtemelen liberal bir adam, "Yemen'i bu hale getirenler" başlığı konabilecek bir tweet attı:
"İşte şu yukarıdaki üçlü Yemen'i becermeye başlamadan önce aşağıdaki üçlü bizi bu bok çukuruna soktu. Olgudur!"
Tweet'e eşlik eden, "alttakiler-üsttekiler"in sıralandığı kolaj şu:


(Adamın adını, profil fotoğrafını falan örttüm, neme lazım; gidip Yemen'de bulup tepesine binmeye kalkacak birilerini tanıyorum da....)

Bu, Türkiye'de hükümet yanlısı cephede infial yaratabilecek bir iddia. Herhangi birimiz böyle bir laf etsek bin kişi üstümüze çullanır. Ama demek ki Yemen'den bakılınca böyle görünüyor. Stratejik Derinlik'in varsayımları, dayanakları, hedefleri bakımından önem taşıyabilecek minik ayrıntılar bunlar. Kayda geçsin diye aktarıyorum burada.

Stratejik Derinlik, herhalde tarihin görüp göreceği en büyük çuvallamalardan biri.

Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil el Arabi’nin “Türkiye, İsrail ve İran Ortadoğu bölgesindeki gelişmelere müdahale etmeye çalışıyor” sözlerine Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tanju Bilgiç’in, Birlik'in Türkiye temsilcisini bakanlığa çağırıp verdiği "kabul edilemez" cevabına dair haberin linkini de buraya eklemeliyim sanırım.

30 Mart 2015 Pazartesi

Sarkis Seropyan'ı kaybettik

Agos'un ilk gününden itibaren Hrant'ın yanındaydı Sarkis Seropyan. Bu ülkenin kara ruhu Hrant'ın sözüne tahammül edemeyip onu aramızdan ayırdığında Agos'un en eskisi olarak kaldı. Baron Seropyan, bir demirbaş, bir miras, bir ruh, bir tarih... ve Agos'un havasını bir şekilde solumuş hepimiz için bir dayanaktı, bir kurumdu, onun orada olduğunu bilmek iyiydi, hattâ şarttı. Hastalığı bir anda saldırmış üzerine. Herkes şaşırmış. 28 Mart günü onu kaybettik. Çok şey kaybettik. Görmüş geçirmişliği, olgunluğu, çelebiliği, "ona bir şey olmaz" dedirtiyordu. Tanıyanlar için büyük bir kayıptır. Çok sevdiğim, saygı duyduğum bir insandı. Nur içinde yatsın.


Güle güle Baron Seropyan. Seni kötü hatırlayacak hiç kimse yoktur herhalde...

Kürdün katırı

Radikal, 26.03.2015


Bizim mahallede sokak hayvanlarına özel ilgi gösterilir. Çıkıp sokak sokak dolaşarak kedileri köpekleri besleyen birçok insan var. Bazılarının hali vakti yerinde değil, üstlerinden başlarından anlaşılıyor; yine de hayvan beslemeyi aksatmıyorlar. Hele biri var, o köşede belirdiği anda kediler sofraya oturup beklemeye başlıyorlar. Adam yiyecek vereceği kedileri -otuzun üzerinde kedi- tek tek tanıyor, her birinin önüne yiyeceğini koyarken ona bir-iki söz söylüyor. Bir defasında yiyeceği paylaştırırken ortalıkta görünmeyen bir kedi sonradan çıkagelince adam üzüntüden perişan oldu, telaşa kapıldı. Öbür kedilerin önündeki yiyeceklerden azar azar alıp geç gelene de bir porsiyon çıkardı, “Hay Allah, benim hatam” diye söylene söylene gitti. “Fark edemedim işte yokluğunu, benim hatam...”

Belki insandan umudu kesmiş insanlar bunlar; insandan dost olmayacağına karar vermişler bir aşamada. Belki yalnızlık, mecburiyet; belki sadece tercihleri, istekleri bu. Bilmiyorum. Yine de, sadece hayvanı beslemiyor, insanlık diye bir şey varsa, bir yerinden tutup yaşatmaya çabalıyorlar diye düşünüyorum.