1 Temmuz 2015 Çarşamba

Wikileaks - Afganistan'da Suudi parmağı

WikiLeaks'in ortaya çıkardığı belgelere göre, Suudi Arabistan'ın, Afganistan'daki Hakkani örgütüyle ilişkisi var. Hakkani örgütü, hakkında sık sık "Afganistan'daki en tehlikeli örgüt" gibi başlıklar gördüğümüz, güçlü bir teşkilat. Şu anda ABD ve Batılı kuvvetlere karşı büyük tehlike oluşturuyor, ancak örgütün kurucusu Celaleddin Hakkani, Sovyetler'e karşı savaş döneminde CIA için en gözde cihatçılardandı.

Washington Post'un haberine göre, Suudi Arabistan'ın Pakistan büyükelçisi, 2012'de örgütün malî işlerini yürüten Nasırüddin Hakkani ile görüşmüş. Hakkani görüşmede büyükelçiden, örgütün kurucusu, babası Celaleddin Hakkani'nin Suudi Arabistan'da tedavi görmesi için yardım istemiş. Suudi dışişleri belgesine bakılırsa, 2010'dan bu yana Birleşmiş Milletler terör listesinde yeralan örgütün kurucusu Celaleddin Hakkani'nin Suudi pasaportu var!

Washington Post, İslamabad"daki Suudi büyükelçiliğine ulaşmaya çalışmış, ancak oradan görüş alamamış. Afganistan yetkilileri de herhangi bir tavır belirtmemişler. Amerikalılar ise sadece ortaya çıkan belgeleri incelediklerini söylemişler.

30 Haziran 2015 Salı

Allah'ın eli üzerlerindeymiş!

"Ne olacak bu İslâm'ın hali?" meselesini yeniden gündeme getirmek durumundayız. İki vesileyle. İlki Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in Ankara'da başında olduğu kurum tarafından düzenlenen iftarda yaptığı konuşma. İkincisiyse, televizyonda "Reis" karşısındaki ezilip büzülüşünü izledikten sonra insanlığımdan utandığım bir şahsın yazdıkları.

Önce Mehmet Görmez'e kulak verelim:
"Bugünlerde mümin ve Müslüman olan her insanın kendisiyle, nefsiyle, kalbiyle baş başa kaldığında, Rabbine elini açtığında mutlaka şu soruyu kendisine sorması gerekiyor, 'Biz nereye gidiyoruz?' Hani Kuran'ı Kerim'in hepimize yüksek sesle sorduğu bir soru var, 'Nereye gidiyorsunuz?' Rabbimizin nimetlerle donatarak hepimize ikram ettiği ortak evimiz, ortak yurdumuz olan dünyamızı ne hale getirdik.
(...) Arapça'da da iman ile eman, selam ile İslam aynı kökten geliyor. Bugün üzülerek belirtiyorum, İslam coğrafyasında da en büyük sorun, artık bir eman sorunu, bir güvenlik sorunudur. Bu eman sorunu dünyada yaşayan bütün Müslümanların bir iman sorununa dönüşüyor. Başka dünyalarda nefretin, öfkenin ve düşmanlığın, İslam'a yönelik düşmanlığın gelişmesine sebep oluyor.
Sadece İslam coğrafyasında güvenlik sorunu yok. İslam'ın kendisinin bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya olduğunu ifade etmek isterim. Çünkü İslam dini bizatihi teolojik yapısıyla, insanlığa getirdiği yüce değerlerle, yeni ortaya çıkmış bir takım yanlış anlayışların tehdidi altındadır.
(...) Yeni modern zamanlarda ... şiddetin gölgesinde ortaya çıkan yeni dini anlayışlar, İslam'ın yeryüzüne getirdiği o rahmet mesajlarını tehdit etmeye başlamıştır. Onun için bütün İslam ülkelerinin bilhassa insan yetiştirme düzenlerini, din eğitimini, din eğitimi veren mekanizmalarını gözden geçirme mecburiyetleri vardır. 'Biz nerede hata yaptık?' sorusunun cevabı üzerinde hepimizin durması gerekir."
Görmez, "nerede hata yaptık"ın cevabını ararken Müslümanlara dinlerinin yol göstereceğini hatırlatmış, "Yüce dinimiz her zaman bu tür sorunları önce kendi nefsimizde, kendi kalbimizde aramaya bizi davet eder," demiş. Nâçizâne, kendisine, hiç bu kadar derinlere dalmaya lüzum olmadığı müjdesini vereceğim. Sorun kaynağını bulmak için, sık sık biraraya geldiği insanların yüzlerine bakması yeterli olacaktır.

"O ülkede" bile medyaya güven düşüyor

Die Zeit gazetesi, araştırma şirketi infratest dimap'a bir soruşturma yaptırmış. Çıkan sonuçlardan biri, en gelişmiş ülkelerden biri olan Almanya için ilginç ve beklenmedik sayılabilir. Maalesef beklenir olanından başlayalım.

Medyaya güven giderek azalıyor. Bu düşüş eğilimi durdurulamıyor. Almanya'da medyaya "hiç güvenmeyen"lerle "pek güvenmeyen"lerin toplamı yüzde 60'ı buluyor. Güvenmeme sebepleri olarak en sık ileri sürülenler, yanlış bilgi, manipülasyon, araştırma eksikliği, tek yanlılık. Yani izleyici-okur vaziyeti anlıyor!

Bana şaşırtıcı görünen sonuç, insanların hâlâ esas haber kaynağı olarak kamusal kanallar başta olmak üzere televizyonu ve gazeteleri görmeleri. ARD ve ZDF ("Alman TRT'si":) açık ara önde. (AKP iktidarının Anadolu Ajansı ve TRT'den süflî propaganda organları imal etmesi ilkelliğine bu bilgi ışığında bakılmalı.) Gazeteler, dergiler, tv'lerin ardından geliyor, onları radyo izliyor. İnternet, haber kaynağı olarak Almanya ahalisi nezdinde geçerlilik kazanamamış anlaşılan.

26 Haziran 2015 Cuma

Kobanê'de ne oldu - sorular, veriler

25 Haziran günü DAİŞ'çiler Özgür Suriye Ordusu üniformalarıyla Kobanê'ye girdiler, bombalı araç patlatarak, silahla tarayarak, kafa keserek, 35 ile 100 arası (kesinleşmedi) insanı öldürdüler, dehşet saçtılar. Bu bir faciadır. İnsanî felaketin ortasında, hayatî sorulara cevap aramalıyız: Bu eylemin amacı nedir? DAİŞ elemanları Kobanê'ye nereden nasıl girebildiler?

İlk anda eylemin amacının, Kuzey Suriye'de ardarda zaferler kazanan Kürtlere "kazandık sanmayın, size rahat yok" mesajı vermek olduğu tahmini öne sürülebilir. Fehim Taştekin, saldırının olası amaçlarını şöyle sıraladı: Tel Ebyad ve Ayn el İsa'yı kaybetmenin intikamını almak, YPG'nin giderek artan prestijini kırmak, militanların morallerinin bozulup örgütü terk etmelerine yolaçan çöküntüyü durdurmak, Kobanê'ye halkın dönüşünü, normal hayatın kurulmasını önlemek, Rakka ve Carablus'a yönelebilecek PYD-Burkan el Fırat + koalisyon harekâtını durdurmak, YPG'yi savunmaya zorlamak.

25 Haziran 2015 Perşembe

Çünkü ben aptalım

Radikal, 25.06.2015


Değerli Radikal okurları, bu defalık affınıza sığınarak, bu sütunu kişisel bir izahat için kullanacağım. Yazı da biraz uzun olacak. Gazete yönetiminin de bu zarurî tercihim için bana anlayış göstereceğini umuyorum.

Salı günkü yazımdan ötürü “Twitter linci”ne uğradım. Tepkiye yolaçan mevzu beş-on dakika içinde ortadan kalktı ve yine geldik “yetmez ama evet” meselesine. Zaten bir kişi için “bu, yetmez ama evet oyu vermişti” demeniz, o insanın adi, aşağılık, yüzsüz, pislik, omurgasız, satılık vesaire olmasına yetiyor. Hayatının gerikalanında ne yaptığının önemi kalmıyor.

Toptan sıvamayı neden tercih ediyoruz? Çünkü bizde kimsenin şurada doğru burada yanlış yapabileceği varsayılmıyor. Çünkü muarızlar, muhataplar böyleyse, onları suçlayanlar da yanlış yapabilir oluyor. Halbuki hepimizin, özellikle siyasî hareket, parti önderlerinin yanılmaz olması gerekiyor. Bu yüzden, fikir ve eylemlerin tartışıldığı bir ortamımız olamıyor, kişilerin başa çıkarıldığı veya yere çalındığı bir kültürü hep beraber yeniden üretiyoruz. Bu, özellikle itibarsızlaştırma kampanyalarında işe yarıyor. Önce bir kişiyi alçak, hain vs. ilan edebilirseniz, gerisi kendiliğinden geliyor. O kişiye ait ne varsa alçaklığın, hainliğin parçası oluveriyor. Böyle bir kültürün, insanların kolayca harcanmasından da zararlı sonucu, dışına adım atılması müthiş cesaret gerektiren bir ortalama yaratması, aykırı görüşü, tartışmayı doğmadan öldürmesi. (Türkiye'de yaşadığımız için, insan harcama kısmını sekizinci plana atabiliriz.)

24 Haziran 2015 Çarşamba

WikiLeaks - Irak'a yönelik Suudi manevraları

WikiLeaks henüz Suudi dışişleri yazışmalarının ufacık bir kısmını açıkladı, ama kopacak gürültü şimdiden hissedilebiliyor. 1001 Iraqi Thoughts blogunda Ali Hadi el-Musavi'nin aktardığı on belge, Suudi'lerin Irak'a yönelik politikaları hakkında fikir veriyor. El-Musavi'nin "Irak'la ilgili mutlaka okunması gereken 10 Suudi belgesi" başlığı altında aktardıkları şöyle:

• Suudi dışişleri, Sünni Arap aşiretleri ve politikacıları örgütlemek için üç aşamalı bir plan yapmış. Başbakan el-Maliki'nin altını oyma ve yönetime olabildiğince Suudi yanlısı unsurları getirme manevralarında dışişleri ile istihbaratın sıkı koordinasyon halinde çalışması öngörülmüş, "kazanılacak" Iraklıların düzenli olarak Suudi Arabistan'a getirilmesi, bilgilendirilmesi, bakış açılarının değiştirilmesi, ilişkilerin sıkılaştırılması önerilmiş. Irak'ta kendilerine hizmet etmek için Suudi'lere başvuranların bir kısmının Irak'ta bile yaşamadığı, bir kısmının ülkede hiçbir etkisinin olmadığı, "daha derin" ilişkileri olan Sünni aşiretlerle bağlantıya geçilmesi kaydedilmiş. Irak güvenlik kuvvetlerine karşı şiddet eylemi çağrıları yapan, Erbil'de üslenmiş Anbarlı Şeyh Ali Hatem Süleyman ve başka birçok Sünni Iraklı, siyasî veya maddî çıkarlar peşinde, Suudi Arabistan'ı ziyaret etmek için başvurmuşlar.

• Başka kaynaklarda da rastladığımız bir durum, burada da karşımıza çıkıyor: Suudiler, Hac vizesini, başka ülkelerdeki işbirlikçilerini güçlendirecek bir diplomatik silah ve rüşvet aracı olarak kullanıyorlar. El-Musavi'nin aktardığı belgeye göre Suudiler bir ara, Iraklı Sünnilerin 2000 vize talebini geri çeviriyorlar. Ancak 6000 vize, Sünni El-Irakiye bloku liderleri Ayad Allavi, Tarık el-Haşimi ve Usame el-Nuceyfi'ye zaten gizlice verilmiş. Niyeyse, bunlardan yalnız Allavi'nin 2000 vizesi işlem görmüş.

23 Haziran 2015 Salı

Zorunlu bir açıklama

Radikal'de yayımlanan, "Acı hakikatleri köşeyazarınızdan öğrenin" başlıklı yazımda geçen bir ifade, Twitter'da lince uğramama yolaçtı. "Haziransever nasyonal sosyalistler" tabirinden, "Birleşik Haziran Hareketi'ne Nazi dedi!" suçlamasını üreten birileri öncülük etti, her zamanki gibi, en ağza alınmaz, en ağır hakaretler üzerime yağdı. Tweet atarak açıkladım, işe yaramadı, yine belirteyim, bu ifadeyle Birleşik Haziran Hareketi'ni değil, ama kendini hem bu harekete hem Gezi isyanına yakın gösteren, nasıl oluyorsa solcu sayılan, gerçekte milliyetçi birtakım insanları kasdettim. Birleşik Haziran Hareketi'nin homojen olmadığını sanıyorum. (Meselâ ÖDP son 24 Nisan Soykırım Anması'na gelmişti.)

İkinci olarak, "hakikatleri köşeyazarınızdan öğrenin" ifadesinden kibir, her şeyi bilme iddiası vs. çıkarıldı. Yazılarımı okuyanlar bilirler, köşeyazarı denen konumun kendisini sık sık eleştiri konusu yaparım. Hayatta her konudan bahsetme hakkı verilmiş bir gazete yazarı kategorisi olamaz. Dolayısıyla, kendimle de bu çerçevede dalga geçerim. Köşeyazarı olarak çalışma sebebim, herkes gibi, para kazanmak zorunda olmam ve şu anda başka seçeneğimin olmayışıdır. Yoksa, en fazla bu blog'u sürdürmeyi, sadece gerekli gördüğümde, canım çektiğinde yazmayı isterdim.

Son linç ve daha önceki saldırıların hepsinin ortak zemini, zamanında anayasa referandumunda yetmez ama evet oyu kullanmış ve AKP iktidarının ilk dönemindeki gidişatı olumlamış, askerî vesayete karşı mücadeleye öncelik vermiş olmam. Bu elbette eleştirilebilir, siyasî görüşüm, tavrım, yerden yere de vurulabilir. Ancak başından beri, ısrar ve itinayla, bana ve başka bazı insanlara "çıkar karşılığı yancılık" suçlaması yöneltildi. Bu yalandır. Ve birileri tarafından özel olarak uydurulmuştur. Saldırıların bu kadar acımasız ve kişilik ezmeye yönelik oluşunda, birçok insanın buna inanmış olmasının payı var sanırım. Hayatımı, ne işler yaparak ne para kazandığımı, hangi zamanlarda ne kadar süreyle hiçbir gelirimin olmadığını birçok insan bilir. Yıllardır yaptığım işlerde, kitaplarımda, filmlerimde işlediğim konular, bakış açım, anlatıklarım ortada.

Acı hakikatleri köşeyazarınızdan öğrenin

Radikal, 23.06.2015


Maalesef, herkesin keyfini kaçıracak bazı hakikatleri ortaya serme vazifesi yine köşeyazarınıza kaldı.

İlki şu: Evde zor tutulan kitle yüzde elliden yüzde kırka indi, daha da inebilir, fakat asla yok olmayacak. AKP yarın sabah kapısına kilit vurmayacak. Biliyorum, siz aksini hayal ediyordunuz, umuyordunuz ki, bir sabah kalkacaksınız ve dindarların hepsi namazı orucu bırakmış, sizin gibi olmuş. Sordurdum, bu mümkün değilmiş. AKP yok olsa, yine sizin hoşunuza gitmeyecek bir başka parti kurulabilir, bu insanlar da, bazen seçim bile kazandıracak kadar oyu gidip ona verebilirlermiş.

22 Haziran 2015 Pazartesi

WikiLeaks'in yeni hedefi: Suudi diplomasisinin içyüzü

WikiLeaks, Lübnan'ın Al-Ahbar gazetesiyle işbirliği içerisinde, Suudi Arabistan diplomasisinin içyüzünü ortaya çıkaran belgeler yayımlıyor. Bugüne kadar 60 bin belgeyi internete koydular, gerisi gelecek.

Şu ana kadar öyle ortalığı altüst edecek büyük skandallar filan açığa çıkmadı. Cenevre'deki Suudi diplomatlarının, bir Suudi prensesiyle maiyetinin yolaçtığı milyon dolarlık limuzin kirasıyla uğraşmaları, muhtemelen kimseyi şaşırtmayacaktır. Ancak, ortaya çıkan kadarı, Foreign Policy'de yazan J. Dana Stuster'ın deyişiyle, Suudilerin "malî ve dinî kaynaklarını diplomatik işlerde kullanma" eğilimini açıkça gösteriyor. Çeşitli ülkelerde, çıkarlarını kollayacaklarını varsaydıkları politikacılara binlerce Hac vizesi dağıtmışlar. Türkiye'ye de pay düşmüştür bunlardan. Din tüccarlığında ne İhvan ne AKP Suudi'lerin eline su dökebilir.

17 Haziran 2015 Çarşamba

Kendine uyanı yaptı, hesabı taktı sıvıştı

Onun kötü bir insan olduğunu düşündüm. Kalpsiz denen cinsten. Neye üzülür, anlayamadık. Herhangi bir şeye üzülür mü, bilemedik. Siyaset ayrı. Sokaklarda, belimizde silahlarla karşı karşıya geldiğimiz, dövüştüğümüz faşistlerin hiçbiri hakkında, "Bu kötü bir insandır" diye düşünmemiştim. Böyle bir şey aklımdan geçmemişti. Onun için geçmişti. Bir politikacı, kapitalistlerin adamı olabilir, sağcı olabilir, onu bu özellikleriyle tanır, anarsınız. Politikacıların kişilikleri genellikle sorunumuz olmaz. Bunlar üzerine düşünmeyiz. Bu zat bizi bu loş odanın kapısını aralamak mecburiyetinde bıraktı. Tıpkı şimdi karşımızda gördüğümüz, kötülükte onunla yarışan ve muhtemelen kupayı onun elinden alacak olan birisi gibi. Üstelik, Süleyman Demirel, eğlenceli bir insandı da. Göstere göstere yaptığı kıvırtmalar, alay edileceğini bile bile sarf ettiği laflar, en çok uğraşılan, hicvi, mizahı yapılan politikacı olmasına rağmen bunları yaptığı işin fıtratında görmesi ve mesele etmemesi, bizimki gibi, her an kavgaya hazır, hoşgörüsüz bir toplum için güzel şeylerdi.

Demirel

Lâkin, güldürmeli eğlendirmeli, eleştiriye tahammüllü kabuk, aslında incecik bir zardan ibaretti. İçinde koyu, acı, zehirli bir çekirdek vardı. Yirmi beş yaşında üç genci idam ettirmek için çırpınan bir insan, kötü bir insandır. Ufacık çocukların, hamile kadınların palalarla, satırlarla doğrandığı bir günün akşamında, "Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz" diyebilen bir insanın kabullenemeyeceği ve katılmayacağı kötülük yoktur. Kuşatılmış bir mahallede, devletin kesilmeye bıraktığı insanlar canlarını korumaya çalışırken, "Çorum'u bırakın, Fatsa'ya bakın," diyen bir siyasetçi, ülkesindeki halkın bir kısmının yaşamayı, öbür kısmının ölmeyi hak ettiğine karar vermiş, berbat bir insandır.

Dindar dostlarımız, Demirel'in hesabının da ahirete bırakılması gerektiğini hatırlatıyor, bizleri ölenin arkasından kötü konuşmama kuralına riayete çağırıyor. ("Paralel yapı falan yok, ne saçmalıyorsunuz" cinsinden bir laf ettiği için onu bağırlarına basarak bir oportünizm şahikası daha yaratanları ciddiye almıyoruz haliyle.) Kötülerin hesabı bu dünyada da görülmedikçe, ahirete bırakıldıkça, dünyada kötülüğün yayıldığını, devlet suçlarındaki "cezasızlık ilkesi" gibi bir musibetin hayata egemen olduğunu görüyor ve buna razı gelmiyorum. Demirel ölmeden, suçları suratına karşı haykırılabilmeli, sırf Kahramanmaraş katliamı karşısında takındığı kalpsizce, insafsızca, yüzsüzce tavır yüzünden, bir daha kimsenin kendisinden iyilikle bahsetmemesi cezasına çarptırılmalıydı. Sırf bu ülkeyi yönettiği dönemlerde gözaltında kaybedilen Kürtlerin her biri için, beddualarla uğurlanma cezasına çarptırılmalıydı.

The Hat / Şapka

Üç günlük yas, devletin yasıdır. Bir kere din istismarıyla çoğunluk oyunu aldın mı, gerikalan ahaliye her istediğini yapabilirsin'cilerin yasıdır. Yasta falan değilim. Ölene Cumartesi Anneleri'nin yanından bakıyorum ve kalpsiz, küstah bir adam görüyorum. Üzüldüğüm, hesabı göremeden gitmiş oluşu. bu hesap ileride de görülemeyecek, çünkü onu pek kimse hatırlamayacak.

İzin verme Diyarbakır, artık vuramasınlar sana

Radikal, 16.06.2015


İnsan kulübedeyse farklı, saraydaysa farklı düşünür. Marx'ın şahane laflarından biri. (Köşeyazarınız olarak uyarıyorum: Daha çook duyacaksınız bu lafı.) Sarayın bizim mâlûm sarayla ilgisi yok. Dünyada o sarayla, Erdoğan'la, AKP ile, Ankara ile ilgisi olmayan laflar, mevzular da var. Eminim bu çok şaşırtıcı gerçekle karşılaşmaya hiç hazır değildiniz; fakat doğru: böyle şeyler var!

Kulübede farklı, sarayda farklı düşünmeyi, ister topluma yayılmış sınıfsal ayrımları, sorunları anlamada, tarif etmede kullanın, ister daha alçakgönüllü çerçevelerde, zeminlerde elfeneri olarak; kesinlikle işe yarar. Bundan ille toplumsal statü farkı anlamamız gerekmiyor: ne kadar ortam, o kadar şart şurt; ne kadar etraf, o kadar etki; ne kadar etki, o kadar duygu... Bu sözü aklınızdan çıkarmazsanız, lüzumsuz telaşlara düşmekten, cevaplayamadığınız soruların girdabına kapılmaktan hiç değilse bazen kendinizi sakınabilirsiniz.

Bir aşamada kurt adama dönüşeceğini ilk gözüktüğü sahneden belli eden politika gediklisinin, henüz sayılmış, üstüste yığılmış oy pusulalarının kat yerleri kaybolmadan neden ortaya fırladığına kafayı takmıştınız.

Niye çağırdı onu? Ne konuştular? Ne tezgahlıyorlar? Bu ikiliden hayır çıkmaz; ne olmaktadır?

Cevap bulamadıkça içiniz sıkılıyor, ağız dolusu hakaretler eden bir adamın böğürtüsü kulaklarınızda yankılanıyor ve sıkıntınızı ikiye katlıyor, sinir bozucu bir sesle “tıvitır mıvitır tıvitır mıvitır” diye yerinde zıplamaya başlayan laptop'unuz kapağını birden kapatarak parmaklarınızı sıkıştırıyor, o esnada katlanılmaz raddeye ulaşmış iç sıkıntınız yüzünden acınızı dahi hissedemiyordunuz.

13 Haziran 2015 Cumartesi

Medeniyet vardı da sizinle ilgisi yok

Tamam, eyvallah, genel olarak boktan bir hayatımız vardı. Bir sürü meselemiz vardı. Geldiniz, vapuru nasıl yapalım, diye bize sordunuz. Memnun olduk. Oy verdik, seçtik, vapurumuz çoğumuzun istediği gibi oldu. Ne mutlu! Şurada sağdan giren, işte o sizin bize sorup yaptığınız vapur. Soldan giren de eskisi. Elbette eskisi daha güzel. Ama yenisi de, feragat edilmiş inceliklere karşılık, daha ferah, pencereleri büyük. En azından, onun yerine başımıza ne korkunç şeylerin gelebileceğini bildiğimizden, razı olduk, bağrımıza bastık onu da.

Alternative 1 / Seçenek 1

Fakat kardeşim, siz çirkinlik yaratmadan duramıyorsunuz ki! Tepeden aşağı nobranlaşmanıza, buyurganlaşmanıza, küstahlaşmanıza paralel olarak, zevksizliğinizi, paçozluğunuzu dayatmadığınız hiçbir yer, hiçbir konu kalmadı. Şu İstanbul'u, ağzınıza sakız ettiğiniz Osmanlı'nın hiçbir inceliğini hak edemeyişinizin kompleksiyle, bir işgal ordusu gibi hoyratça çirkinleştiriyorsunuz her şeyi. Vapur adı altında karşımıza çıkardığınız bu ucube, kimbilir kimler ne paralar kazansın diye icat ve İstanbul'a musallat edildi.

Alternative 2 / Seçenek 2

Alın, Topkapı Sarayı önünde beş-on dakika arayla insanların gördüğü iki ayrı manzara. Birinde, Osmanlı'nın sarayı, İstanbul'un vapurları var. Üstelik biri, belediye başkanının partisi henüz demokrasi tramvayındayken halka sunulan seçenekler arasından İstanbullu'nun beğendiği. Ötekindeyse, daha fazla para, daha fazla tahakküm hırsıyla, zevkten, incelikten, ahenk kavramından nasibini almamış talancıların bize münasip gördüğü hayatın simgesi gibi bir saçmasapan kutu. Denizin üstünde saçma bir kutu. Topkapı Sarayı'nın önünde bakın nasıl duruyor. Bunu anlayabilirseniz, nasıl zelil hallere düşmekte olduğunuzu da anlayabilirsiniz belki.

(Fotoğraflara tıklarsanız daha büyük hallerini görebilirsiniz. Gideceğiniz sayfada "Z" tuşuna basarsanız, siyah zeminde, daha afilli izleyebilirsiniz.)