16 Aralık 2014 Salı

Akşam vakti iki haber

Benim için bugünün iki rastgele olayı. İlki, internette gördüğüm bir haber, ikincisi TV'de rastgeldiğim bir konuşma.

Haber, İnsan Hakları Derneği'nin "toplu mezarlar" listesini güncellemesine ilişkin. İHD Diyarbakır Şubesi basın toplantısı, yapıp, 2011'de hazırladığı bir listeyi güncellediğini duyurmuş, yeni rakamlar vermiş. İHD Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şube Başkanı Raci Bilici'nin verdiği rakamlara göre, Türkiye'nin 25 ayrı ilinde 348 toplu mezar var. Buralarda 4 bin 201 insanın cesetleri bulundu. Kurbanlar, 1990'lardaki kirli savaş sürecinde öldürülen Kürtler. Devlet, JİTEM başta, kurduğu cinayet şebekeleri aracılığıyla Kürtleri topluca ve gizlice öldürüp cesetlerini kaybetmeyi bir politika olarak yürütmüştü.

İkinci olayım, hükümetin Cemaat'e saldırısı kapsamında Zaman'ın basılmasına, gazetecilerin gözaltına alınmasına tepkilerle ilişkili bir haber. STV'de miydi, Bugün TV'de miydi, hatırlamıyorum, lütfen kusura bakmayın. İnsanlar, Zaman binası önünde, mikrofon ve kameralar karşısında infiallerini dile getiriyorlardı. Takım elbiseli, düzgün kıyafetli, düzgün konuşan biri, "burada terörist yok" diyor, hükümete teröristlerin "Kandil'de, Irak'ta Suriye'nin çeşitli yerlerinde" bulunduğunu bildiriyor, "Erkekseniz oraları basın," diye sesleniyordu.

Acaba bu demokrasi direnişinde Cemaat'e niye kimse destek olmuyor, diye düşünmeye ve oturup Bugün TV'de polis müdürlerine sahip çıkma programını izlemeye koyuldum. Anadolu Atayün'ün şu cümlesi aklıma kazındı: "Devletiyle milletiyle problemi olmayan insanları da radikalize etmeye çabalıyorlar."

Cemaat hakkında üç yazı

Bu blogta, 2014 yılı içerisinde Cemaat üstüne yazılmış veya bir şekilde Cemaat'i konu alan çok yazı var. Blogun arama kutusuna "Cemaat" yazarak ararsanız bulabilirsiniz. Bunlardan üçü özellikle kapsayıcı ve genel bir bakış için işe yarar nitelikte. Bu üç yazının başlıklarını, linklerini, içlerinden birkaç cümleyle birlikte burada ayrıca vitrine koymayı faydalı gördüm.

Cemaat dışarıdan nasıl görünüyor?

Cemaat'e dışarıdan bakanlar, orada, ciddî maddî imkânları ve kadro kapasitesi olan, devletin kritik kurumları yargı ve poliste belirleyici güç ele geçirmiş ve bunu kendi siyasî tercihleri doğrultusunda kullanmış bir grup, bir hareket görüyorlar. İç örgütlenmesine dair hiçbir şey bilmedikleri ama örgütlü hareket ettiğini sezdikleri, başbakanı tukuklamaya -haklı veya haksız diye tartışmıyoruz şu anda- kalkışabilecek yoğunlukta operasyon gücüne sahip bir bünye görüyorlar.

Cemaat ile aynı dünyada mı yaşıyoruz?

Cemaat'tekilerin dünyayı algılamakla ilgili çok ciddî sorununun olduğundan şüpheleniyorum. Kendi yarattıkları gerçeklik gözlerini öylesine alıyor ki, sanıyorum, bundan başka hakikat göremiyorlar. Öbür ihtimal, çoğu zaman çocuk kandırma amacıyla yapılıyormuş gibi duran güdümlü izahatlarının, manipülatif yorumlarının ve özellikle gerekçelendirmelerinin sahiden bizi kandıracağını varsayıyor olmaları.

Cemaat hakkında, 3,5 yıl önce

En tepedeki tek kişi o makama nasıl gelmiştir? İslâm dini, “takvası kuvvetli birine biat edin, o ne derse yapın” diyor mu? Böyle değilse, Pennsylvania’da birtakım şuralar, meclisler mi toplanıyor, bilmediğimiz? Haydi haddimi aşmayayım, bu kısmına ben karışmayayım, ama ilmi kuvvetli birileri çıksın, bu tür bir ilişkinin en azından “kabul edilebilir” olduğunu anlatsın, anlayalım.

10 Aralık 2014 Çarşamba

Cinayeti Cemaat'e yıkma tezgâhı

Hrant'ın öldürülmesini Cemaat'in üstüne yıkma operasyonu başladı. Katil Ogün Samast'ı hapishaneden getirtip konuşturuyorlar. Olan biten zerre kadar güven uyandırmıyor.

İzlenimim, Ogün Samast'a birşeyler vaat edilip, talimata uygun şekilde konuşturulduğu. Cemaat'le bağlantılı bilinen Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer'i cinayetten önce tanıyıp tanımadığını falan sormuşlar. Samast'ın ifadesidir diye yayımlanan haberlere bakınca başka türlü düşünmek mümkün değil. Samast'ın ağzından yazılanlar fazlasıyla şüphe yaratıcı.

Ali Fuat Yılmazer'i televizyona çıkıp saatlerce konuştuğu programlarda izledim. Program esnasında sunucu Tarık Toros'a epeyce tweet gönderdim. Kezâ, Ramazan Akyürek'in, büyük ihtimalle ertesi gün gözaltına alınacağı varsayımıyla çıktığı programı da izledim. Bir sürü tweet de o esnada gönderdim. Her ikisine de sorulması gereken hayatî hiçbir soru ya sorulmadı ya da geçiştirici cevaplarının üstüne gidilmedi. Haliyle. Yılmazer twitter'da faaliyet gösterirken kendisine birçok tweet attım. Cevap vermedi. Belki görmedi, bilmiyorum. Ramazan Akyürek, zaten soru sorulabilecek, sorsan cevap verecek birine benzemiyor. Daha çok, birilerine söyleyip seni "aldırır" sanki.

Yılmazer'in, cinayet sürecinde ve sonrasında bulunduğu konum itibarıyla kritik bilgilere sahip olmaması imkânsız. Ramazan Akyürek'in ise, ancak işin az mı çok mu içinde olduğunu tartışabiliriz. Kendisini TV'de izlemeden önceki bilgilerimizle hakkında sahip olduğum izlenim, kendisinin zerrece güven yaratmadığı TV programıyla bin defa pekişti. Ali Fuat Yılmazer ile ilgili şüphelerimi büyüten de doğrudan doğruya kendisinin tutumu ve savcıya verdiği ifadede sokak dedikodusu düzeyini aşmayan şeyler söylemiş oluşu. O düzeyde bir polis, "Bunun Veli Küçük'ün işi olduğunu herkes söylüyordu, ben de oradan biliyorum" diye konuşuyorsa, bizimle alay ediyor demektir.

Bu işi Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer üzerinden Cemaat'e yıkmayı planlayanlar inşallah göründüğü kadar tehlikeli bir oyun oynuyorlardır. Yılmazer veya Akyürek'in karşı hamle yapıp bildiklerini ortaya dökmeyeceklerine nasıl güvenebiliyorlar?

5 Aralık 2014 Cuma

Osmanlıca, AKP'den çok daha önemli konu

Hiçbir zaman ayrı ayrı ele alınması gereken şeyleri ayrı ayrı ele alıp konuşamayacak mıyız? Osmanlıca meselesinden bahsediyorum. İzninizle numaralayıp maddeleştireceğim diyeceklerimi. Böylesi daha güvenli.

1. Hükümetin Osmanlıca'yı zorunlu ders yapmaya kalkması, genel bir İslâmîleştirme hamlesinin parçası. İyi niyetli bir girişim değil. Eğitimi "dindar nesiller yetiştirme" amacına uyarlama işlemlerinin bir yenisi.

2. Türk Millî Eğitimi denen şey zaten korkunç bir aptallaştırma çarkı ve eğitimde bir nebze iyileşme yaratabilecek hiçbir adım atılmıyor, AKP dışından gelen her öneri reddediliyor. Ortaokullara felsefe dersi konması önerisi gibi.

3. Bizim Osmanlıca bilmiyor, özellikle okuyamıyor oluşumuz, akıl almaz bir durumdur, muazzam bir vahamettir, korkunçtur. Bu eksikliği hissetmeyen, boyutlarını kestiremeyen, cahildir veya kötü niyetlidir.

1 Aralık 2014 Pazartesi

İD'in Kobani'ye Türkiye topraklarından saldırısı

"İslâm Devleti" militanlarının 29 Kasım 2014 günü Türkiye topraklarını kullanarak Kobani'ye saldırdığı artık kesin. Bilmediğimiz, TC hükümetinin veya birtakım devlet kurumlarının bu işe dahlinin olup olmadığı.

TC bu saldırıdan haberdar idiyse ve yapılmasına göz yumduysa, bu elbette sadece ciddi bir suç değil, sanki özel olarak Kürtleri ayaklanmaya kışkırtmak için planlanmış bir sinsi eylem gibi. Fiilen yardım edilmemiş olabilir. Biliniyor ve engellenmediyse, şimdiye kadar olan bitenin bir adım ötesine geçilmiş, bir eşik aşılmış oluyor.

İkinci ihtimal, İD'in bu saldırıyı TC'nin boşluğundan yararlanıp ustaca örgütlemiş olması. İnanmak zor olsa da, bu ihtimal ortadan kalkmış değil. Bu aşamadan sonra hâlâ İD'in Kobani'yi kısa sürede ele geçirebileceğine dair planlar yapılıyor olabilir mi? "İnsaf artık!" dedirtecek bir ihtimal. İD'e saldırı imkânını bilerek vermek, getirisine bakıldığında göze alınabilir bir eylem midir? Şüpheli. Yine de, "olsun, YPG'ye zayiat verdirelim" mantığıyla böyle bir saldırıya devlet yardım etmiş olabilir mi? Akıl, mantık ve izanın hüküm sürdüğü bir ülkede yaşasaydık, bu ihtimali ciddiye almazdık, ne yazık ki burada bu mümkün değil. Şahsî fikrim: zayıf ihtimal.

Sorular, veriler

Şu anda sözkonusu topraklarda (demiryolu, TMO silosu, Mürşitpınar sınır kapısı ve yakın çevresini kapsayan dar alan) herhangi bir insanın, devletin gözetimine yakalanmaksızın dolaşması, hele ellerinde silahları, bomba yüklü araçlarıyla bir sürü İD'çinin devlete gözükmeden gelip geçmesi mümkün müdür? Olmaması gerekir. Mümkünse, başka bir açıdan da vahamet sözkonusu. Yetkililerin, "Yardım etmedik," diye kestirip atmak yerine, bizi insan yerine koyarlarsa açıklamaları gereken ilk husus bu.

Şimdi linkini de vereceğim, tamamen açık kaynaklardan derlediği bilgilerle problemi çözmeye girişen Aaron Stein (turkeywonk.wordpress.com), Türkiye'nin bu saldırıda İD'e yardımcı olacağını hiç sanmadığını belirtmesine karşılık, çeşitli görüntüleri değerlendirerek İD'in Türkiye topraklarını kullandığını ortaya koyuyor. Fiilen, saldırının başka türlü gerçekleştirilebilmesi zaten mümkün değil.

29 Kasım 2014 Cumartesi

Esnafı milis yapmaya daha önce de kalkmıştı

Size 5 Kasım 2008'de Taraf'ta çıkan yazımı aktarmayı uygun buldum. Dönemin başbakanının "esnaf"a misilleme ve başkalarına şiddet uygulama hakkını ilk defa alenen tanıdığı olaydan sonra yazmışım bunu. Başlığı: "Başbakana özel ders teklif ediyorum". İçinde döneme ait bir-iki ayrıntı daha var, onları da atmadım; hatırlama iyidir.

Erdoğan hepimize yol gösterdi. Hukuk zaten eğreti duruyordu, yerine “vatandaşın sabrı” kavramı geçti.

DTP’liler yasadışı gösteri ve taşkınlık yaptılar, normalde maç sonrası balkondan masum insan indiren vatandaş da pompalı tüfekle onlara ateş etti. Ama malına zarar verdiler diye ama aşırıya kaçmış vatanseverlikten; orasını bilemiyoruz.

Gazeteciler başbakana sordu, haliyle; ne diyorsunuz bu tepkiye, dediler. Bizde bile bazen gazeteciler normal gazetecilik yapar.

Başbakan dedi ki: “Vatandaşlarıma özellikle sabır tavsiye ediyorum. Fakat tabiî bu sabır nereye kadar olacak? Bunun da endişesi içerisindeyim. Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, vatandaşın hayatına kast ederseniz hayatına kast ettiğiniz vatandaş kalkıp da eğer elinde böyle bir tedbiri, böyle bir imkânı varsa, o da kendini savunma yoluna gidecektir.”

27 Kasım 2014 Perşembe

Onları niye savunamayız?

AKP propaganda mekanizmasında yaşanan sarsıntı, basit bir “neler oluyor?” tartışmasından fazla gürültü koparttı. daha fazlasını da kopartmalı. Çünkü Star grubu “medya grup başkanı” ile, Star ve Akşam gazeteleri genel yayın yönetmenlerinin beklenmedik bir operasyonla aynı anda görevden alınması, bir değil birçok bakımdan anlamı olabilecek bir gelişme. İktidarın propaganda mekanizmasının gelecekteki şekillenmesine dair sunabileceği verilerin yanısıra yaratabileceği sonuçlar olabilir. Siyasî boyutu olabilir, iktidar çevresinde, hattâ “mutfağı”nda işlerin nasıl yürütüldüğüne dair önemli işaretler içeriyor olabilir, yakın geleceğe dair fikir veriyor olabilir.

Bir tek şey olamaz: Bu konunun gazetecilikle, basınla, hele basın özgürlüğüyle uzaktan yakından ilgisi olamaz. Bir vakitler gazeteci sayabileceğimiz bu insanların son birkaç yıllık angajmanları, pratikleri, neyi niye ve nasıl yaptıkları ortada. Tarafsız bir göz, Mustafa Karaalioğlu, Yusuf Ziya Cömert ve Mehmet Ocaktan’ın gazeteci sıfat ve kimliklerini kaybetmiş olduklarını teslim edecektir.

Bu konuda sayısız kanıt sunulabilir (üşenmem, biliyorsunuz, lâkin o cenahtan kulak veren olmayacağından böyle bir işe kalkışmayacağım). Sadece Karaalioğlu’nun bir ara her vesileyle tekrarladığı, “Yüzde ellinin medyası olmasın mı?” haykırışını hatırlatacağım. Bunu hangi bağlamlarda nasıl bir içerikle gündeme getirdiğine bakılması (ve %50 = parti = lider denkleminin akılda tutulması) çok aydınlatıcı olacaktır. Bu soru işin özünü içeriyordu.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Tekrar saldırınca dayanamadı...

Altınordu devletiyle ilgili bilgi arıyordum. Gözüme şu ilişti:
Bulgarların yerlerine kurulan Altınordu (Altın Orda, yani Altın Devleti) Moğol Hanların hırslı insanlar olmalarından dolayı savaşçı bir yapıya büründü.
İlkokulu, ortaokulu bitireli çok uzun zaman geçmişti. Bana haz verecek canlı hatıralar geride kalmıştı. Onyıllardır hep başka türlü kitaplar okumuştum. Hemen ayrılamazdım.
Toktamış bu başarılarla yetinmedi. Daha önce Altınordu’nun hiçbir zaman egemen olmadığı toprakları almak için etrafa saldırmaya başladı. Aslında hemen her şeyini Timur’a borçluydu. Ancak Toktamış, başarılarının sadece kendi üstün yeteneklerinin sonucu olduğuna inanıyordu. Timur’un egemenlik alanına da saldırılarını sürdürdü. Timur ise, kendisi gibi sert bir kimseden beklenilmeyecek bir sevecenlikle, onu “oğlu saymayı” sürdürdü.
Bünye, eksikliğini çektiği maddeyle temas ettiğinde sarsılır. Sarsılmıştım. Sahalarımda görmek istediğim hareketler bunlardı.
Ama Toktamış, Timur’un evi olan Maveraünnehir’e tekrar saldırınca dayanamadı. Çünkü bu saldırı neredeyse Timur’un sonu olmak üzereydi. Timur, savaş hilesi olarak yaptığı blöfün tutması sonucunda kendini şans eseri kurtarabildi ve Toktamış’ı püskürttü. Artık, ona haddini  bildirmek gerektiğine inandı.
Birisinin de bana haddimi bildirmesi gerekiyordu. Bir girdaba kapılmıştım.
Dıştan sert tavırlı, ama içten yufka yürekli Timur, belki de Anadolu’ya hiç gelmek istemedi. Fakat Osmanlı’da, Yavuz Sultan Selim gibi annesi Türk olan ender padişahlardan Yıldırım Bayezid iktidardaydı. Bayezid heyecanlı davranarak kendisinden yaşça ve toprakça çok büyük olan Timur’a sert çıktı. Ayrıca ... Sırp prensi Olivera ile içkiye, zevk ve sefaya dalmaya başladı. Bu duruma Emir Sultan ile Ahilik teşkilatı bile karşı çıktı. Halbuki Timur’un ünvanı “din yayıcı” idi.
Tarihle ilişkim bu olsun, tarihime böyle yakın olayım istiyorum. Sırp prensleriyle içkiye dalıp zevk ve sefa âlemlerinde benliğimi kaybetmek istemiyorum. Belki de istemem Anadolu'ya gitmeyi. Tarih gelsin yanıma otursun. Bazen ağabey, bazen kardeş, bazen komşu gibi olsun. Kâh sevsin ülkeyi oğlu gibi. Sert davransın bazen dıştan.
Sebepler ne olursa olsun, kader iki yiğit insanı muhtemelen istemeden karşı karşıya getirdi.
Kaderin daha başka neler yaptığına girmek istemiyorum. İçten yufka yürekliyim ben!
_______
KAYNAK: İsmail Hakkı Küpçü, "Altınordu Devleti'nin Zayıflaması ve Rus Birliği"

22 Kasım 2014 Cumartesi

Uzmanından son 20 yılın dış politika dersleri

Harvard Üniversitesi uluslararası ilişkiler profesörü Stephen M. Walt'un Foreign Policy'de ilginç bir yazısı yayımlandı: "Son 20 Yılın İlk Beş Dış Politika Dersi".

Walt, bu dersleri şöyle sıralıyor:

1. Büyük güç politikası hâlâ geçerli.
Yani: Soğuk Savaş bitti, artık belli noktalarda yoğunlaşmış güçler yok, her şeyi belirleyen güç odakları yok, icabında gücünü ortaya koyup sonuç almak yok, sanmayın.

2. Global politikanın epeyce bir kısmı hâlâ yerel.
Yani: Artık globalleştik, ıncık cıncık bölgesel meselelerle uğraşılmayacak, bütün insanlık, tek bir ülkede yaşıyormuş gibi, herkesi ilgilendiren genel sorunları çözmeye uğraşacak, sanmayın.

3. Kötü devletten daha kötü tek şey devletsizlik.
Diktatörleri, her tarafa istikrarsızlık saçan yönetimleri değiştirmeye kalkabilirsiniz, ama sonra ne olacağını öngörememişseniz, Libya gibi, Irak gibi korkunç vaziyetler yaratırsınız. Kanla devrilen, uzun sürmüş diktatörlük yönetimlerinden sonra hoşgörülü, demokratik bir toplum hayatı kurmak çok zormuş meğer.

4. "Ya sev ya terk et", kötü diplomasidir.
Rakibini, hasmını, bütün istediklerinden yoksun bırakmayı amaçlayan katı politikalar kalıcı sonuç getirmez. Varmayı umduğun yer her neresiyse, orada hasmını da memnun edecek birşeyler olmalı. Yoksa çözdüm sandığın mesele, hasmının bulacağı ilk fırsatta yeniden karşına dikilir.

5. Kibirden uzak dur!
Mitolojide özgüven patlaması yaşayan fânîlerin tanrılara kafa tutmasına yolaçan kibir duygusu, ego şişmesi, politikada insanı kesinlikle yanlışlara sürükler, tökezletir.

Prof. Walt, beşinci madde altına sıraladığı örneklere TC Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı da dahil etmiş. En azından, herhangi bir dış politika ilkesine dünyadan örnek aranırken TC cumhurbaşkanı akla getirildiği için, Türkiye'nin "bi noktaya" geldiğini düşünebiliriz. Örnek, hem komşularla sıfır sorun yaşayıp hem Ortadoğu düzeninin kilit ülkesi olmaya dair muazzam iddialar besleme nedeniyle seçilmiş. George W. Bush'un Irak politikasında da kibir vardı, diyor Walt, Obama'nın karmaşık bir sorunu çok iyi hazırlanmış bir konuşmayla halledebileceğini sanmasında da vardı.

Walt'un yazısının en hoş yanı, sonunu şöyle bitirmesi: "Benim ilk beş ders listem böyle. Sizinki nasıl?"

21 Kasım 2014 Cuma

Çevirmenler, kapatın gidin!

Şu aşağıdakiler, çok büyük bir bilgisayar ve donanım satıcısı firmanın sitesinden. Harici DVD yazıcı bakarken karşıma çıktılar. Dönüp dönüp yeniden okuyorum ve neredeyse kendimden geçiyorum. Paylaşayım istedim.
USB halindeyken yeteneği üzerinde güçlü için güçlendirilmiştir

Eğer bir uçak ya da bir parkta bankta oturan üzerine, bir kafede olun, uyumlu bir Samsung Notebook bağlayarak Samsung Slim Harici DVD Yazıcı kadar güç olabilir. Güç kabloları ve AC adaptörleri sizi özgür için tasarlanan, DVD'ler yazmak için ofisinizde olması gerekmez. Eğer görünürde hiçbir çıkış ile hızlı bir hızda yazabilir, USB BUS güç kaynağı sayesinde. Yani, yoğun program Bizim İnce Harici DVD Writer tutmak yardımcı olmak için inşa edilmiştir, aşağı yavaş izin vermeyin.

Gezi Yazarı İle Aydınlık Seyahat

Biz bugünün telaşlı mobil yaşam talep taşınabilirlik biliyorum çünkü biz sadece beklentilerini aşmak için Samsung Slim Harici DVD Yazıcı mühendisi yoktu, biz bu kompakt ve hafif yaptı. Seyahat ederken yanınızda taşıyabileceğiniz bir esinti, bu şık, sofistike DVD yazıcı on-the-go atamaları için her zaman hazırdır.

19 Kasım 2014 Çarşamba

Amerika'ya damga vuran Müslümanlar meselesi

Müslümanların Amerika'yı keşfi ve Küba'da cami meselelerine takılmaması imkânsız olan arkadaşım gece vakti kışkırtmaya koyuldu ve kısa süre içerisinde kendimi Gülistan dergisinin sitesinde buldum. Karşıma çıkan yazının başlığı, "ABD tarihine damgasını vuran Müslümanlar"dı.

Yazının altındaki imza, İsmail Çolak, bir sürü kitap (Kıtalara Sığmayan Osmanlı, Destanlaşan Zaferler, Ölümsüz Şehit Mektupları, Mahşerin İrfan Ordusu...) yazmış bulunan, pek çok mevzunun (Osmanlı, Lale Devri, Abdülhamid, Millî Mücadele, Modern Zamanlar, Haçlı Zihniyeti...) uzmanı bir şahsa ait. Erdoğan'ın yarattığı tartışma üzerine kendisinin attığı tweet'i izleyerek ulaştığım Somuncubaba İlim Kültür ve Edebiyat Dergisi sitesinde de aynı yazıya rastlayınca, bunu en az cumhurbaşkanınınki kadar güvenilir kaynak saymam gerektiğine derhal ikna oldum.

Bu yazıda, Barry Fell adlı bir "ABD Bilim ve Sanat Akademisi üyesi"ne dayanılarak, Müslümanların daha Hz. Osman ve Hz. Ali devirlerinde Amerika'ya ulaştıkları ileri sürülüyor. Fell'in eserinin adı "Saga Amerika (Efsane Amerika)" olmasa, kendi de konu olduğu "bu sahiden bilim insanı mı uyduruyor mu?" tartışmalarıyla tanınmasa şüphesiz daha iyi olacakmış. (Fell'in tartışmalı kimliği ve aslen deniz biyologu olan bu kimsenin arkeolojide uzman sayılamayacağına dair kısaca bilgi veren bir yazı için: "Pre-Columbian Old World inscriptions in the Americas?" Yazının yeraldığı sitenin adı: "Kötü Arkeoloji"!)

18 Kasım 2014 Salı

Al o "keşfi", turşusunu kur

Pınar (Öğünç) lafı ağzımdan aldı: "Sömürgeciye direnene değil, sömürgeciye talip".

Mevzu, "Amerika'yı biz daha önce keşfettik" iddiası. Tarihin gördüğü en büyük zulme sahne veya yatak olmuş bir süreç, "Amerika'nın keşfi". Daha doğrusu "fethi". Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı herhalde keşfe fetih de denebilmesi heveslendirmiştir.

Bu tartışmaya girmek gereksiz. Bir yere daha önce gitmek, orayı "keşfetmek" anlamına gelmez, bu bir. Amerika kıtasının neresine kimin kimden daha önce gittiği henüz herkes ve her durum için kesin söylenemez, bu iki. Küba'da tepede cami falan yok, üç.

Pınar "Amerika'yı önce keşfettik" iddiasının gerisinde yatan psikolojiyi ve "Küba'ya cami yakışır" densizliğinin boyutlarını güzelce anlatıyor; lütfen okuyun. Ancak, "Amerika'nın keşfi/fethi" denen hadiseye sahip çıkmanın boyutları ve manası iyice kavransın istediğimden birkaç şey ekleyeceğim. Hazır elimin altında varken (bu bilgileri 16 Ton filmi için derlemiştim).


"Kaşif"lerin, keşfettikleri topraklarda yaşayan insanların ne kadarını yok ettiği, ne kadarının -beraberlerinde getirdikleri mikroplar yüzünden- ölümüne yolaçtığı üzerinde bilim insanları kesin anlaşmaya varamıyor. 1500'lerin başında Meksika nüfusu 25 milyondu. 100 yıl sonra 1 (bir!) milyona inmişti, diyenler var. En temkinli tahminlere göre bile yok edilen/olan nüfusun oranı dörtte birden az değil.) Dünya nüfusu 400 milyon kadarken, "Keşifler Çağı"nda Avrupalıların Güney Amerika'da yolaçtığı telefata dair yapılan tahmin, 70 milyon insan!