6 Mayıs 2016 Cuma

6 Mayıs, dinmeyen sızı

Bundan 44 sene önce o kötülük koalisyonu yirmili yaşlarındaki üç genci coşkuyla katletmeseydi belki de bambaşka bir yakın tarihimiz olacaktı. Belki başı dik bir toplum olacaktık.


Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in asılması, gerçekte bir kurban ayiniydi. Tarih boyunca birçok egemen zümre, tâbi sınıfların yaşamına-ölümüne karar verme gücünün kendi elinde olduğunu göstermek için insan kurban etmişti. Türkiye'yi halen yöneten kötülük koalisyonu da bu geleneği sürdürmüştü.

5 Mayıs 2016 Perşembe

"Hoca"nın vedası: "Kutlu hareket", "tek umut", şu bu

Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlık ve AKP genel başkanlığından uzaklaştırılması vesilesiyle okkalı bir "Hoca" yazısı yazdım, P24'e ilettim (şurada: "Derin değildi, kırıksız atlatır"). "Hoca"nın hocalığı neydi, ne diyordu, işi bittiğine göre rafa kaldırmak lazım, yeri neresidir, nereye kaldıracağız... bu konularda gerekeni aklımın erdiğince anlattım. Burada Davutoğlu Ahmet Bey'in veda konuşmasından seçtiğim iki başlığa dikkatinizi çekmek istiyorum.

Davutoğlu, mensubu bulunduğu partiyi, bir "kutlu hareket" diye niteledi ve bu hareketin “dünya mazlumlarının tek umudu” olduğunu ileri sürdü. Kendisi, Türk sağcılığına kendini kutsal sayma pervasızlığını bahşedenlerin piri, kendine hayranlığın, ben-merkezciliğin, giderek kendinden başkasını saymamanın, görmemenin vaizidir. Son konuşmasında bize bunu bir defa daha açıkça gösterdi.

"Stratejik Derinlik"in yolaçtığı gündelik felaketlerin toz dumanı içerisinde, Davutoğlu'nun bu memleketin fikrî ve manevî hayatına verdiği hasar görülmüyor, bununla ilgilenilmiyor. Oysa bu narsist felsefe ile Selefî-Cihad'çı şiddet örgütlerini ortaya çıkaran duygu-düşünce ortamının çok yakın ilişkisi var. Burada aynı zamanda yayılmacı, müdahaleci politikalara kitle desteği temin edecek faşizan bir İslâm-Türk sentezinin duygusal çekirdeği bulunuyor.

Öte yandan, yolsuzluğa batmış elemanlarını cezalandırmaya bile gerek görmeyen parti "kutlu hareket"miş! Verilecek çok cevap var da, "İnşaat ya Resulallah" yeterli.

İkinci mevzum, Ahmet Bey'in makamından uzaklaştırıldıktan sonra “gözeteceği hukuk alanları”. Gözeteceklerini şu sırayla önümüze koydu Davutoğlu: 1. "Sayın Cumhurbaşkanı" ile olan kişisel hukuku. Yani: Lider (Reis). 2. Parti. Yani: Teşkilat. 3. Seçmenler. Nihayet halka sıra geldi. 4. Ülke. Yeri Lider, Teşkilat ve AKP'li seçmenden sonra. 5. “Türkiye’nin kaderini kendi kaderiyle ortak görmekte” olan “gönül coğrafyamızın hukuku”. Yani Türkiye'yi ve AKP'yi ve liderini "dünya mazlumlarının tek umudu" olarak gördüğünü iddia ettiği Sünnî Müslüman âlemi.

Üstüne söz söylemiyorum; sıralamaya bir daha göz atabilirsiniz.

Davutoğlu'nun zihniyetine ve niyetlerine dair hayli ufuk açıcı olduğuna inandığım bir geçmiş yazıma tam da şu sırada göz atmanızı tavsiye ederim: "Faşizm macerasına doğru - 'Kurtarıcı' teorisi". Kendisinin baş eseri Stratejik Derinlik'i çözümlediğim kitabımı da hatırlatmak isterim: Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu. Davutoğlu ne diyor, bir şey diyor mu?

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Kraliçenin liste başı olması daha büyük ihtimal!

Dünyanın en önemli futbol organizasyonu Premiere League, beklenmedik, ama hiç, sahiden hiç beklenmedik bir sezon sonuna ulaştı: Hiç ama sahiden hiç beklenmedik bir takım, Leicester City şampiyon oldu. Vaktiyle sahici futbolseverin ağzına "işte bu oyunu bunun için seviyoruz" klişesini yakıştıran, sahici futbolseveri pek mutlu eden cinsten bir sürpriz. Günümüz futbol sanayisi ve piyasasında neyin ne olduğunu maalesef görmüşler içinse bir nostaljik esinti, bir züğürt tesellisi.

Leicester City'nin şampiyonluk koşusu, bir defa daha, futbolun futbol dışında bir sürü şey anlatabilmesine imkân sağlamış, öyle görünüyor. Araştırıcı kişiliği olmadık durumlarda birden ortaya çıkan, kırk senelik arkadaşım Ümit Güney, Leicester City'ye şampiyonluk payesi yakıştıran 47 bahisçinin alacağı 13 milyon Pound'da gözünün olmadığını özellikle belirtti ve son araştırmasının sonuçlarını iletti. Sezon başında Leicester City'nin şampiyonluğuna 1'e 5000 (beş bin) veren bahis âlemine göre, meselâ, ABD Başkanı Obama'nın çıkıp, "Aya gidilmedi!" ifşaatı yapması, bu takımın şampiyonluğundan daha güçlü ihtimal. Kraliçe Elizabeth'in bir hit parça yapıp liste başı olması da. Bahisçiler Obama ifşaatına 1'e 500, kraliçeye 1'e 1000 veriyorlarmış.

İskoçya'nın klasik asparagas haber konusu göl (Loch Ness) canavarının nihayet bulunacağına dair bahse girenler de Leicester'e şampiyonluk payesi yakıştıranlardan fazla; bahislerde şansları 1'e 1000. Bunlarla aynı inanç ve ısrarda bulunarak 1'e 1000 oranını tutturanlar arasında, Zimbabwe diktatörü Robert Mugabe’nin Nobel Barış Ödülü alacağını, Playboy'un kurucusu Hugh Hefner’in hiç seks yapmamış olduğunu açıklayacağını ileri sürenler de var. Kim Kardashian’ın 2020 yılına kadar ABD Başkanı olacağına inananlar daha az, yine de bahisteki oranı 1'e 2000 yapabilmişler. Tıpkı Elvis Presley'in aslında ölmediğine ve bu yıl ortaya çıkacağına inananlar gibi. Katoliklerin Papa'sı Protestan kulübü Glasgow Rangers'ı bizzat destekleyecek, diyenlere bu kadar şans tanınmıyor; bahis oranı 1'e 4000. Leicester'in şampiyonluğu kadar az ihtimal verilen tek başka olay, Noel'in Büyük Britanya’da yılın en sıcak günü olacağı iddiası. Oran yine 1'e 5000.

27 Nisan 2016 Çarşamba

Amedspor'a saldırı - Kalleşliğin lekesi farklı

Amedspor yöneticilerinin Ankara’da uğradığı kalleşçe saldırının görüntüleri zihnimde dönüp duruyor. Bu ülkede çok zulüm, vahşet, çok şiddet gördük, ama alçaklığın, kalleşliğin tesiri bir başka oluyor. Onlar senden asla böyle bir şey beklemiyorlar. Kulüp yöneticisisin, güvenlikçisin. Senin konuğun, bu adamlar. O tribünde bir avuç olduklarını biliyorsun. Mazallah biri kalkıp sırf kendini savunmaya çabalamak yerine sana karşılık verse, mazallah birinizi devirse, ikisini üçünü öldüreceksiniz oracıkta. Ve iktidar sahibi kimsenin size söz söylemeyeceğini, sitem bile etmeyeceğini biliyorsunuz, arkanızda lince, kana susamış koca bir güruh var, alkışlanırsınız, sırtınız bile sıvazlanır, biliyorsunuz; ve bu durumda o insanlara saldırıp ilkel sardırganlık güdülerinizi tatmin ediyor, insan ezmekten, o an için güçsüz, savunmasız olanın tepesine binmekten duyduğunuz canavarca hazzı tadıyorsunuz.

24 Nisan 2016 Pazar

24 Nisan, Sur ve Sri Lanka

Yüz birinci yılını geride bırakmak üzere olduğumuz Ermeni Soykırımı'nın simgesel "başlangıç günü", 24 Nisan. Soykırım projesinin ilk adımında, Ermeni toplumunun "sesi" kesildi. Siyasetçileri, yazarları, aydınları, kalbur üstü meslek sahipleri tutuklandı, daha sonra öldürülmek üzere hapse kondular. İttihat'çıların Abdülhamid'den devraldıkları, Cumhuriyet'in de üstlenip devam ettireceği "arındırma-tekleştirme" projesinin ilk büyük adımı, planlandığı şekliyle uygulanır ve Talat Bey tarafından özel bir telgraf hattından anbean izlenir, denetlenirken (boşaltılan evlerin, sokakların, tarlaların tek tek hesabı tutulurken), hem yurt içinde gürültü çıkarabilecek hem tehcir ve katliamları dünyaya duyurabilecek, dönemin büyük güçlerini mecburen müdahale etmeye yöneltebilecek Ermeniler parmaklıklar ardında, susturulmuştu. Birini öldürüp toprağını malını mülkünü talan edeceksin, önce tıkaçla ağzını kapatıyorsun ki sesi çıkmasın, imdat diyemesin. 24 Nisan budur.

Gece baskınlarında seri tutuklamalar yoluyla bir toplumun sesini kesme geleneği, azıcık şekil değiştirmiş haliyle, 1994'te DEP milletvekillerinin hem de Meclis'ten yaka paça polis arabalarına tıkılarak götürülmesiyle sürdü. Şimdi de HDP'li siyasetçilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması, sonra da tutuklanmaları planıyla ustalık dönemini yaşıyor. Ve soykırım kavramı, hiç olmadığı kadar gündelik bir anlam yüklenerek kullanılabiliyor. 24 Nisan, "Sri Lanka Yöntemi"nin kaçınılmaz öncülü. Yakılıp yıkılan tarihî Sur için alelacele alınan kamulaştırma kararı da Ankara'daki geleneksel yerli-millî koalisyonun bedava çağrışım hizmeti.

Yani devlet, 1915'te olanları anlayabilelim diye sahiden elinden geleni yapıyor. Hâlâ tartışma diyen, belge diyen de ya iflah olmaz kötü niyetli ya iflah olmaz salaktır; iflah olmaz yani.

23 Nisan 2016 Cumartesi

Suriye'ye akıllı omuzdan-roketarlar?

ABD, Suriye'deki bazı silahlı isyancı gruplara verilmek üzere omuzdan roket atabilen silahlar (MANPAD) geliştirmeye çalışıyor. Yeterince yok mu zaten, neden yeniden geliştirmeye çalışıyorlar? Çünkü istenmeyen ellere geçmesi halinde bu silahın kullanılamaz olmasını istiyorlar!

4 Nisan 2016 Pazartesi

Kabaca “Panama belgeleri” - nedir, nasıl bilgi alınır?

Dünya çapında, uluslararası şirketler ve devlet ileri gelenlerinin denizaşırı vergi cennetlerine aktardıkları paralarla ilgili milyonlarca belge, bunların işlerini yürüten bir hukuk firmasından elde edildi. Burada esas olarak, adı var kendi yok şirketler kurup vergi kaçırma, kara para aklama ve şaibeli transfer işlemlerini gizlice yapma gibi dümenler sözkonusu. Yüzü aşkın haber kuruluşu aynı anda bunlarla ilgili yayına başladı. The Guardian’dan ve Araştırmacı Gazeteciler Uluslararası Konsorsiyumu’nun (ICIJ = The International Consortium of Investigative Journalists) sitesinden özetleyerek aktarıyorum:

Öncelikle, Mossack Fonseca firmasının belgelerinin ortaya dökülmesi, şimdiye kadarki en büyük ifşaat hadisesi. 2010’da Wikileaks’in açığa çıkardığı ABD diplomatik mesajlarından da, 2013’te Edward Snowden’in dünyayı haberdar ettiği gizli istihbarat belgelerinden de daha fazla bilgi sözkonusu burada. Ortada on bir buçuk milyon ayrı belge ve 2.6 terabayt bilgi var.

25 Mart 2016 Cuma

Ürdün Kralı Ankara'yı suçluyor

Ürdün Kralı Abdullah, Türkiye’yi Avrupa’ya “terörist ihraç etmekle” suçlamış. Ocak ayında ABD’li bir grup siyasetçiyle buluşan kral, ne halihazırdaki mülteci krizinin ne de bu mülteciler arasında teröristlerin bulunmasının “kazara olmadığını” ileri sürmüş. ABD Senato’sunun birkaç komitesinin başkan ve üyeleri ile Senato çoğunluk ve azınlık liderlerine hitaben şöyle demiş Abdullah: “Teröristlerin Avrupa’ya gitmesi, Türkiye’nin politikasının parçası.”

Ürdün Kralı, anlaşıldığı kadarıyla bu görüşmede büyük ölçüde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı suçlamış, Erdoğan için, “bölgede bir radikal İslâmî çözüme inanıyor” demiş. Ancak Kral Abdullah suçlamalarını bölge ile de sınırlı tutmamış, Türkiye’nin Libya ve Somali’de de İslâmcı militanları desteklediğini ileri sürmüş. Bununla da kalmamış, Amerikalı politikacılara, Kosova ve Arnavutluk devlet başkanlarına Türkiye’nin oralardaki faaliyetlerini sormalarını önermiş.

24 Mart 2016 Perşembe

İD: ABD-Türkiye destekli saldırıyı püskürttük

Türkiye'nin Suriye'deki savaşa nasıl "damardan" katılmış ve karışmış olduğunun en yeni kanıtı, "İslâm Devleti" örgütünün ajansı Amak'ın verdiği bir haber. İD, dün sabah Suriyeli silahlı muhalif grupların Halep'in kuzeyindeki saldırısını püskürttüğünü ileri sürdü.

İD'in iddiasına göre, 23 Mart Çarşamba sabah saatlerinde, Amerikan uçakları Tel Battal köyünü, Türkiye içinden ateş eden Türk tankları da el-Azatiye köyünü vurdu. Ve ardından, Türkiye topraklarından gelen muhalif silahlı gruplar bu köylere ve el-Ahmediye köyüne girdi.

Ancak el-Azatiye'de bombalı araçlı bir İD intihar bombacısı, silahlı muhaliflerin köyü almasını önledi ve grup tekrar Türkiye topraklarına kaçtı.

ABD uçakları, Suriyeli muhaliflerin hava desteğiyle iki koldan ilerleyebilmesi için Sevren'in kuzeyindeki et-Tevkeli köyünü de vurdu, ancak İD'in direnişi, muhaliflerin köyleri ele geçirmesine izin vermedi.

Bütün bunları İD'in ağzından aktardım. Olay şöyle değil de böyle gelişmiş olabilir. Fazla önemi yok. Aşağı yukarı ne olduğu belli. Kesin olan şu: Türkiye, tankıyla topuyla, muhalifleri orasından sokup burasından saldığı topraklarıyla, Suriye'deki savaşın ortayerinde.

23 Mart 2016 Çarşamba

İşletme zorda, Türkçe karakter bile alamamışlar

Radikal'in kapandığını ve işsiz kaldığımızı Twitter'dan, yani ortalıktan öğrenip gazeteden doğruladıktan bir süre sonra evden çıktım. Döndüğümde mail kutumda Türkçe karakterlerin yerinde soru işaretleri bulunan bir mail buldum. Mail, Y?netim Kurulu Ba?kan? Vuslat Do?an Sabanc? ile ?cra Kurulu Ba?kan? ?a?lar G???? imzalarını taşıyordu ve "Radikal'in ekonomik olarak s?rd?r?lebilirli?inin dijital alanda da m?mk?n olmad???n?", dolayısıyla "bu tablo kar??s?nda" Doğan Grubu'nun gazetenin "yay?n?na son verme karar?n? alm??" olduğunu bildiriyordu. Grubun değerli yöneticilerine, sonunda bunu bizlere de haber verme zahmetine girdikleri için te????????'lerimi sunarım. Kimbilir şu anda kaç kişinin hayatını kararttılar. Kapitalizm kısa sürede yok olmayacağına göre, Allah hiçbirini başkalarının yanında çalışmaya muhtaç etmesin, diyelim. Amin.

Maili buraya koyuyorum ki, siz de eğlenin. Bu ülkede bir gazete yazarının gazetesinin kapandığını -akşam 08.26'da- haber aldığı, Vietnamca ve Myanmar dillerinde rahatça yazışılan bir döneme ait Türkçe mektubu görün. Bu mektuba bir süre öylece bakın, tavsiye ediyorum. Bu mektup Türk burjuvazisinin kıratının, ayarının, cibiliyetinin resmidir. (Üstüne tıklayın, büyüsün.)

Ben kendimi aşağılanmış hissettim, geçer. İşsiz kalmış Radikal çalışanları da eminim bir yolunu bulup hayatlarını sürdüreceklerdir. Türk burjuvazisi ise, tıpkı bugün bizi yönetenler gibi, utanması gerektiğinin bile farkında olmadan yaşayıp gidecek. Karşıdan bakana onun adına utanmak düşecek. Bu mektup Türk burjuvazisinin resmi.

22 Mart 2016 Salı

Sur'un "yasaksız" tarafı

Haber Nöbeti için 6. ekip olarak Diyarbakır'da bulunduğumuz bir haftalık dönem, Sur'daki çatışmaların son günlerine denk geldi. Sur'un "yasaksız" kısmında önce İMC televizyonundan arkadaşlarla dolaştık. Tam biz iki GBT taraması ve bir kimlik karşılaştırma işleminden sonra oraya girmişken operasyonun bittiği ilan edildi. Esnaf erkenden dükkânını kapatıyordu, bazılarıyla azıcık sohbet edebildik, o kadar.

Birkaç gün sonra, Sur deyince, Amed-Diyarbakır deyince akla ilk gelen isimlerden biriyle, yazar Şeyhmus Diken'le, yine "yasaksız" kısımda dolaştık. Kırk kişiyle selamlaşıldı, elli kişiden "hele gelin çay için" daveti alındı. Bunlardan bir kısmının dükkânı, evi -ya da kilisesi; çünkü bunlardan biri Keldanî kilisesinin yönetim kurulu başkanıydı- çatışma bölgesinde bulunuyordu, yerinde durup durmadığı, yıkılıp yıkılmadığı belli değildi. Şeyhmus ile birlikte önce artık oraların en eskisi sayılan saatçi Celal Usta'ya uğradık, kopmak üzere olan saat kayışımı tamir ettirdik. Böylece sırf işleviyle tanımlı, gayet manasız bir gündelik nesnenin ne yazık ki bolca acıya bulanmış bolca hatıra ile yüklenişine sebep olduk.

Sur (non-restricted area)

Sonra tarihi sırtında taşıyan adamlardan biriyle, Ali Haydar Canlı ile tanıştım. Peynirci dükkânındaydık. Ve Ali Haydar Bey Şeyhmus'a gösterdiği eski fotoğraflar eşliğinde, Medine Valisi Cemil Paşa'nın buraya dönerken yanında getirdiği hizmetlilerinden Nakip Bey'den, Cemil Paşazade Nejat Cemil Bey'in belediye başkanlığı döneminden sözediyordu. Kendisi de aynı dönemde encümen üyesiydi. Suça bulaşmış çocukları alıp sinemada yer göstericilik -Ali Haydar Bey "teşrifatçılık" dedi- falan yaptırarak bir şekilde kurtarmaya çalışan belediye başkanının bu yüzden eleştirildiğini hatırlatıp, eleştirenleri ayıplıyordu Ali Haydar Bey. Şeyhmus, "Benim İsyan Sürgünleri kitabımda var o..." derken, sesler söndü. İlk geldiğim Cumartesi günü birkaç saat boyunca dinlediğim tank, top, makineli ve keskin nişancı tüfeği sesleri aldı yerlerini. Şeyhmus ile Ali Haydar Bey'in fotoğraflarını çekmeye koyuldum ki, bildiğimi yapayım, kötülerin âlemine kaymayayım, iyilerinkinde kalabileyim.

Sur (non-restricted area)

Şeyhmus'la Hasanpaşa Hanı'na uğradık. Yeni açılmıştı. Çatışmalar başlamadan önce kahvaltı fiyatları aşağı yukarı Beyoğlu kafeleriyle eşitlenen bu han, artık sıradan Diyarbakırlı'nın her dakika oturup kalktığı bir yer olmaktan çıkmıştı. Şimdi eski süsüne ve lüksüne kavuşmak için çok çabalaması gerekecekti. Son bastırma ve imha harekâtı sırasında polis ve jandarma özel harekâtçıları, âdetâ şehvetle duvarlara yazılar yazdılar. Hasanpaşa Hanı'nın girişine de, "Dur! Kolay olmayacak!" der gibi, bir "Rabia" amblemi yerleştirilmişti. Üstelik hazır şablonla! Bir devletin değil bir partinin yapabileceği iş.

Sur (non-restricted area)

Hasanpaşa Hanı'nda en çok ilgimi çeken köşeler, her dönemde, halı-kilim-yastık üzerine işlenmiş portreler satan dükkânlar olmuştur. Şu anda bu portreler koleksiyonunun ulaştığı boyut gerçekten şaşırtıcı olmanın falan çok ötesinde artık: Şeyh Said ile Celal Talabani'nin arasında Musa Anter, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya, Mahsum Korkmaz ile Mesud Barzani'nin arasında Yılmaz Güney, sonra Kemal Pir, Ahmed Arif ile Hz. Ali birbirlerine bakıyor, Selahattin Demirtaş, Said Nursi'nin yanında. Che Guevara, Bese Hozat ve Ahmet Kaya'nın bulunduğu sırayı şimdilik geçiyorum.

Sur (non-restricted area)

Mahir ile İbo'yu konuk sayarsak, bir tür Kürt tarihi. Acaba? En azından bu haliyle tamam sayılır mı? Çünkü "Hafız Akdemir Sokağı"nı ve başındaki tabelayı eklemeden Kürt tarihi nasıl yazılabilir? Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir, gazetenin kapısına "Kaleminiz kırılacak, sıra sizde. Hizbul-kontra" diye bir not bırakıldıktan kısa süre sonra o sokakta öldürülmüştü. 27 yaşındaydı.

Hafız Akdemir Street

Sur sokaklarındaki durgunluk, huzurlu bir yavaşlık, sessizlik değildi. Sükûnet gerilim yüklüydü. Öfkenin ağzını burnunu tıkamışsın, bodruma kilitlemişsin gibiydi. Bodrum, Cizre'deki bodrumlar... Sur'da "operasyon bitti" haberi, yürek çarpıntısını almış yerine altına sokmuş, boğmuş, gaipten gelen uğursuz bir büyük sese dönüştürmüştü. İnsanlar bekliyordu. Beklediklerini görmek istiyorlar mıydı? Ne göreceklerini bilmiyorlardı. Yasak kalktığında Sur'un "yasaklı" mahalleleri yerinde duruyor olacak mıydı? Kaç cenaze çıkacaktı oradan? Kaçının parçaları, molozlarla birlikte götürülüp hafriyat alanlarına dökülmüştü? Sorular basitti, can yakıcıydı, maneviyatı tahrip eden cinstendi, bu yüzden herkes içinden soruyordu, sessizlik bu yüzdendi. Öfke, yüzü serinletmeyen, çocukların saçlarını uçuşturmayan, saklı ve hain bir esinti gibi dolanıyordu sokakları. Çocuklar koşturuyor, oynuyor, düşüyor kalkıyorlardı; ama çocukların bunları yaptığı yerlerin onca uzaktan duyulan mâlûm sesleri duyulmuyordu.

Sur (non-restricted area)

Gecesine Amed'den ayrılacağım Pazar günü sabahı, Sur'da bazı yasaklı sokaklar açıldı. Haber Nöbeti ekibinde birlikte çalıştığım Reyan Tuvi ile soluğu orada aldık. O günden de anlatacaklarım ve bazı fotoğraflar var. Bunu ayrı bir yazıda yapacağım. Bu Sur gezisine ait fotoğrafları büyük görmek isterseniz, buraya tıklayabilirsiniz, her fotoğrafa da tıklayıp birlikte yeraldıkları albüm sayfasına ulaşabilirsiniz (keşke öyle yapsanız, çünkü bu boyutta pek çok ayrıntı kaybolup gidiyor).

Sizinkiler yapmış, aman saklayın!

Radikal, 22.03.2016

İstanbul’da, Beyoğlu’ndaki intihar bombacısı eylemiyle beş kişiyi öldürüp yaklaşık otuz kişiyi yaralayan “İslâm Devleti” örgütü (IŞİD-DAİŞ-DAEŞ) ile TC arasında kaçınılmaz kavga nihayet başlıyor mu? Bu sorunun çok kişiye tuhaf göründüğünü biliyorum. Çünkü şimdiye kadarki bariz işbirliği örneklerinden hareketle, İD’i AKP ile özdeş tutma eğilimi yaygın. Özellikle uğursuz ittifakın somut hedefi olan Kürtler, bu “seviyeli beraberlik” sonsuza kadar sürecekmiş gibi düşünüyorlar.

İktidarın yüzsüz-terbiyesiz propaganda aygıtı, âdetâ bu izlenimi pekiştirmek için çabalıyor. Aygıtın elemanları, insan sağlığına zararlı seviyeye ulaşmış dalkavukluğu her gün bir derece daha artırma zorlaması sonucu şuurlarını hepten yitirmiş, ettikleri lafın nereye varacağını, yarın başlara ne dertler açacağını fark etmiyor olabilirler. Belki de Ankara’nın esas donatıp silahlandırdığı, neredeyse yönettiği, belki içlerine elemanlar sokup sahada da yönlendirdiği örgütlerin başkaları olduğunu bildiklerinden, İD’e sahip çıkar konuma düşmekte önemli sakınca görmüyorlar. Silahları Sultan Murad Tugayı’na filan yolladığımızı kolayca kanıtlar, İD ile işbirliği davasından yırtarız, diye mi düşünüyorlar? Olabilir. Bunların neyi niye yaptığını bilemiyoruz. Yüz binlerce insanın doldurduğu koca Diyarbakır Newroz alanının fotoğraflarının yeryüzünü dolaşmasına dakikalar kala, alanın henüz boşkenki fotoğrafını yaymaktan insan nasıl medet umabilir, anlayamadığımız gibi. Facebook’u ve bütün okurlarını kandırmaya kalkışıp, foyası ortaya çıktığında “beni sansürlediler” diye ağlaşan Yeni Şafak’çıların nasıl zerre kadar utanmadığını anlayamadığımız gibi.

İD ile samimi pozlarda yakalanmaktan propaganda aygıtındaki vazifelilerin korkmayışını şuursuzluk ve ar damarı çatlamışlıkla izah ettik diyelim; Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst düzeydeki yetkililerinin tutumları hakkında neyi nasıl düşüneceğiz?