28 Ağustos 2015 Cuma

Hakikat bizim kalsın, yalan onların

21 Kasım 2004'te, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz, Mardin/Kızıltepe'deki evinin önünde 13 kurşunla vurularak katledildi. Devlet, Uğur'un babasının terörist olduğu, Uğur'un polislere kaleşnikofla sekiz el ateş ettiği, polislerin başka çaresinin kalmadığı, kendilerini savunmak için ufacık çocuğu vurduğu yollu yalanlar uydurdu. Uğur'un ayağındaki terlikler, önlüğü, yakalığı, bir simge olarak Türkiye zulüm ve vicdansızlık tarihine, tek kare fotoğrafı da kimilerimizin zihnine kazındı.


28 Eylül 2009 günü, 12 yaşındaki Ceylan Önkol, Diyarbakır'ın Lice ilçesine bağlı Şenlik Köyü'ndeki evinin yakınında, açık arazide bir havan mermisi buldu. Nedir diye bakarken mermi patladı, Ceylan'ın bedeni minicik parçalara ayrıldı. Annesi parçalarını eteğine toplayıp taşımak zorunda kaldı. Ceylan'ın ufacık bedeninden etrafa saçılan parçalar kimilerimizin hayatına değmedi ama onun o kocaman açılmış gözleriyle tek kare fotoğrafı kimilerimizin hafızasına kazındı.

27 Ağustos 2015'te de Şırnak/Cizre'de yedi yaşındaki Baran Çağlı öldürüldü. "Çatışma sırasında çöken duvarın altında kaldığı" da söyleniyor, kurşunla başından vuruduğu da; kesin ve sağlıklı bilgi henüz teyit edilmiş değil. Baran'ın fotoğrafı sosyal medyada görülür görülmez pek çok insanın aklına aynı şey geldi: O da tek kare fotoğrafı olan çocuklardandı. Pozu, iktidarın uğramadığı semtlerin çocuklarına özgü, bakışları mahzun, biraz da öfkeliydi. Bu dünyada varolmasına izin verilmeyebileceğini kavramıştı; gözleri bunu belli ediyordu.

Baran'la birlikte, yine Cizre'de 10 yaşındaki Emin Yanaş'ın kısacık hayatının da son bulduğu duyuldu. Şu ana kadar onun fotoğrafını göremedik. Belki yoktu, belki paylaşılamadı. Görmesek ne fark edecek; onun da o mahzun, yoksun çocuklardan olduğunu biliyoruz. Dünyaya gelmiş, "hani benim payım?" demesine fırsat kalmadan zorla, zorbalıkla dünyadan gönderilmişti işte.

Cinayetlerin, katliamların, çocukların öldürülmesinin ağır manevî yükü altında yaşarken her şey zor. Hattâ anlamsız. Ama hak ve adalet mücadelesini sürdürmezsek yaşamanın ne anlamı var?

Hakikat uğruna verilen savaş, hak-adalet mücadelesinin ayrılmaz parçası. Fakat bu ne yazık ki bir türlü kavranmıyor. Şuna inanıyorum: Hakikat, zorbaların değil hak-adalet isteyenlerin yanındadır. Eğer hakikate ille de bir "mücadele aracı" olarak bakacaksanız, eninde sonunda haklıların işine yarayacaktır, diyeyim.

Ve gazetecilik, esasında!, aslında!, bu hakikatin peşinde koşma mesleğidir.

Yeni çocuk cinayetlerinin duyulmasıyla birlikte, iki fotoğraf internette dolaşmaya başladı. Bunlardan biri, annenin ölü çocuğuna sarıldığı kare, 2007'den, Irak Savaşı'ndan. Öteki, babanın ölü çocuğunu kucağına aldığı kare, Ekim 2012'den, Suriye/Halep'tendi. İlki, şimdiye kadar sayısız defalar, Suriye, Irak, Filistin ve özel olarak Gazze'de çekildiği ileri sürülerek sosyal medyada dolaştırılmıştı. İkincisi de pek çok başka olayın yanına iliştirilmişti.

Bunların Cizre'ye ait olmadığını göstermek için uğraşmaya koyuldum. Ve bu tür durumlarda hep karşılaştığımız tepkiler ardarda gelmeye başladı. Tepkileri şöyle sıralamak mümkün: "Ne yani? Cizre'de çocuk öldürülmedi mi?", "Fark etmez. O da çocuk cinayeti, bu da", "Fotoğrafın sahiciliğiyle uğraşmanın sırası mı?", vesaire. Bunları anlayabiliyorum. Hakikatle ilişkisi neredeyse doğuştan bozuk bir toplumun, Türk Millî Eğitimi cenderesinden geçmiş insanları olarak, "hakikat" kavramına nasıl yaklaştığımızın hayatımızı nasıl şu veya bu hale getirebileceğini idrak edemiyoruz. Ayrıca, cinayete öfke, zulme tepki... hepsi biraraya geliyor, akıl mantık bırakmıyor.

Ancak işin bir de fitne-fesat tarafı var. Zaten hiçbir zaman hakkıyla layıkıyla boy verememiş gazeteciliğin neredeyse tamamen iptal edildiği, hem herkesi aptal yerine koyan hem alçakça bir propaganda faaliyetine dönüştürüldüğü bir ülkede, hemen tek haber-bilgi kanalımız olarak sosyal medya kalmışken, şu hayatî bir sorudur: Özellikle can acıtıcı, tepki doğuracak olaylarda sahte fotoğrafları çabucak yayanlar kimlerdir?

Cizre'de bir çocuğun öldürüldüğünü öğrenmiş, öfke ve hezeyan içindeki insanların, derhal oradan buradan sahte fotoğraf aramaya koyulacaklarını varsaymak akıl kârı mı? Bu fotoğrafları bulup yayanlar şüphesiz soğukkanlı insanlardır. Öyle bir anda soğukkanlı kalandan da her şey beklenir.

"Sahte fotoğrafları kimler yayıyor?" sorusunu haklı kılan bir delil, iktidarın açık veya gizli propaganda savaşçılarının, diyelim devletin işlediği bir çocuk cinayetinden sonra asıl olarak bu sahte fotoğrafları teşhir işiyle uğraşmaya başlamaları, böylelikle cinayetin hakikiliğine gölge düşürmeye çalışmaları. Düğmeye basılmış gibi cereyan ediyor her şey: Bir anda sahte fotoğraf piyasaya sürülüyor, yüreği yanan insanlar can havliyle ve öfkeyle bunu paylaşıp yayıyor; ve derhal mâlûm vicdansız tetikçiler devreye giriyor, "işte, sahte fotoğrafla kara propaganda yapıyorlar!" diye haykırmaya başlıyor ve kendi kara propagandalarını yapıyorlar.

Sahte fotoğrafları iyi niyetle paylaşan, sahteliği söylendiğinde de tepki gösterenlerin kavrayamadığı şeyler şunlar: Sahte delille yaratacağın tepki kolayca tersine, sana döner. Ayrıca öldürülmüş ufacık çocuğun acısı bu şekilde araçlaşıyor ve ikincilleşiyor, mevzu kimin kara propaganda yaptığına, şuna buna geliyor. Suçlulara bahaneler, demagoji fırsatları sağlıyorsunuz. Cinayete tepkinin "temizliği"ne, doğallığına, gücüne halel geliyor.

Tamam, memleketimizde doğru dürüst gazetecilik neredeyse yok denecek düzeydeydi, şimdi onu da mumla arar hale geliyoruz. Bu yüzden düzgün işletebileceğimiz bir haber kanalı olarak sosyal medyaya ihtiyacımız büyük. Harcarsak, kötüye kullanırsak, itibarsızlaştırırsak elimizde hiçbir haber alma-verme kanalı kalmayacak.

Haber, bilgi, hakikat... bunlar bizimdir. Manipülasyon, yalan, sahtekârlık onların.

Muhtarlara Hitap’ta şeytan kovma anları

Radikal, 27.08.2015

Başkanın Saray'da muhtarları toplayıp gönlünce esip savurduğu, keyfince buyurduğu toplantı, Yeni Türkiye'nin bir nevi “büyük kongre”si midir; adı “büyük kongre” olan bütün toplantılar gibi, aslında kendisi “büyük” değil, sadece “kongre” olan, tek bir “büyük” iradeyi kutsamak üzere toplanan cinsten? Yoksa 2015'lere taşınmış bir tür temsilî agora mıdır, sigara paketlerinin üzerine telefon numaraları yazarak, klasörlerini, cilalı ağaca kazınmış isim levhalarını, minik Türk bayraklarını ve belki de dönüşte veda edecekleri iri cam tablalarını bu gündelik eşya ile hiç de uyumlu olmayan halelerle bezeyip görkemli bir hayal âlemine taşıyan, eğreti takım elbiseli adamların toplaştığı salon?

Başkanın muhtarlar toplantısı geleneği tesis etmesine iki taraftan da bakmalıyız: Kürsüden ve salondan.

Salonda heyecan olmalı. Elini ayağını nereye koyacağını bilememe hali. Belki “kızdırırsam” korkusu. Ürkeklik. Yabancılık. Ayak izinin bir an belirip kaybolacağı halının hayatın boyunca biriktirebileceğinden daha değerli olduğunu bilmenin ezikliği. Oturduğun koltuğun, hayatına uzak, ancak orada dokunabileceğin yüzeyi ile her temasında saç diplerinden alnına, şakaklarına yayılan serinlik.

Kapıdan girdiğinde gideceğin yönü işaret eden o uzun boylu görevlinin tebessümüne saklanmış buyurganlık... Onun o kadar yakında olması; uzanıp tutuversen işaret eden o eli, el sıkılacak mesafede oluvermesi... onun... otoritenin... Devletin.

27 Ağustos 2015 Perşembe

Bu ne bilgi, ah, bu ne tecrübe!

Radikal, 25.08.2015

Biliyorum, tuhaf kaçacak, lâkin yangın yerine dönen memleketin esas büyük meselesinden sözedemeyeceğim. Şu anda bu yazıyı yazmaya çalışırken, Silvan ablukaya alınmıştı, Yüksekova'da çatışmalar yeniden başlamıştı. İzlemek, olan biteni hakkıyla öğrenmek, anlamak neredeyse imkânsız; söylenecek sözün de hükmü yok.

Hükümet, eğer kaldıysa, kendisine oy veren son Kürt seçmeni de hışımla karşı cepheye savurmak için neden bu kadar istekli? Anlayamıyorum. Bundan böyle iktidarın seçim cinsinden, “millet iradesi”ne dayalı bir mekanizma aracılığıyla el değiştirmeyeceğini mi öngörüyor? Bilemiyorum.

25 Ağustos 2015 Salı

"Kapitalizm nedir"in en kısa izahı

Dünyadaki toplam servetin yarısı, insanların yüzde birinin elinde! Gelecek yıl, nihayet, bu yüzde bir, toplam servetin yarısından fazlasına sahip olacak. Çünkü eşitsizlik her gün, her dakika artıyor. Makas açılıyor. (Ararsanız, en tepedeki yüzde birin yüzde birinin de gerikalanıyla orantısız servete sahip olduğunu gösteren pek çok istatistik bulursunuz. Özellikle kapitalizmin en gelişkin olduğu ülke ABD üzerine.)

Birilerinin hâlâ, kapitalizmin gün gelip insanların hepsine doğru dürüst bir hayat standardı sağlayacağına inanması, başlı başına, inanılması zor bir durum. Ama gerçek. Üstelik yaygın da.

Kapitalizmle ilgili bir tek temel gerçek kavranabilse mesele gayet güzel anlaşılacak: Sermaye yoğunlaşır. Kâr güdüsüne göre örgütlenen sermaye, verimlilik arar. Verimlilik ve kâr sözde rekabet sisteminde eşitsizlik yaratır. Verimli işleyen sermaye sermayeyi çeker. Rekabet, her durumda, kaçınılmaz olarak tekel veya az sayıda çok-el yaratır. Bunlar rekabet ortamını da kendi çıkarlarına göre düzenlerler. Onlarla rekabet edilmesi daha da zorlaşır. Ortama hükmedenle, daha verimli, daha kârlı ile ötekiler başa çıkamaz. Makas açılır.

(Haber yeni değil. Bir kenara ayırmış, aktarmayı unutmuşum.)

"Gizemli uyku hastalığı"nın sebebini bulmuşlar

Kalaçi ve Krasnogorsky köylerinin sakinleri, olmadık zamanlarda üzerlerine garip bir uykunun çöktüğünden, uyku halinden bir türlü çıkamadıkları gibi halüsinasyonlar da gördüklerinden yakınarak Kazakistan yetkililerine başvuralı iki sene oluyor. Doktorların çözemediği vaziyet haliyle gizemli bir hastalık olarak görülmeye başlanmış.

Köylülerinin şikayeti üzerine gözler hemen iki köye de yaklaşık 600 metre uzaklıktaki eski uranyum madenine çevrilmiş. Gizemli hastalığın madenle ilişkisi olduğundan herkes şüpheleniyormuş, ama birkaç hafta öncesine kadar bağlantı yine de sağlam bir şekilde kurulamamış.

Nihayet madenden şüphelenenler haklı çıkmış. Ama sanıldığı üzre kabahat uranyumda değilmiş. Maden, zaman zaman karbon monoksit salgılıyor, uyku haline bu sebep oluyormuş. Başbakan Yardımcısı Berdibek Saparbayev, Moskova ve Prag'da yapılan incelemelerin bu sonucu verdiğini, "gizemli uyku salgını"nın sebebine dair şüphe kalmadığını açıkladı.

Sözkonusu iki köyden Krasnogorsky, uzun yıllar Sovyet nükleer sanayiine hizmet veren, nüfusu 6500'ü bulan bir madenci köyüyken maden kapanınca ahalisi 130 kişiye düşmüş. Kalaçi'de de 600 kişi yaşıyor. Bu insanlar şimdi devletçe daha güvenli bir yere nakledilecek, söylendiğine göre.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Erdoğan'la aynı cephedesin, TC_Aysun

Radikal, 20.08.2015

Beylik fıkradır, çoğunuz biliyordur, lâkin bir defa daha, içinde bulunduğumuz durumu en iyi böyle tasvir edebiliyoruz:

Türk, Kürt, Ermeni, üç kafadar, bu üçünün kafadar olup kırlarda dolaşabildiği bir zamanda, köy civarında dolaşmaktadırlar. Elma bahçesine denk gelirler. Girip birkaç elma koparırlar, suya tutarlar, tam aralarından biri ilk ısırığı alacakken bahçenin Türk sahibi, elinde sopayla yanlarında bitiverir. İrikıyım adama bakarlar, birbirlerine bakarlar, korku içinde, başlarına geleceği beklerler. Bahçenin sahibi doğrudan Ermeni'ye girişir. Sopayı indirirken, “Ulan, haydi bunlar Müslüman, sana oluyor ey gâvur!” diye bağırması, Türk'le Kürt'ün yüreğine azıcık su serper, “yırttık” diye geçirirler içlerinden. Fakat bahçe sahibi, Ermeni'yi yere yıktıktan sonra hiç oyalanmadan Kürt'e girişir. Bir yandan, “Ulan haydi bu Türk, sen hakla giriyorsun bahçeme!” diye bağırmaktadır. Türk, arkadaşlarının dayak yediğine üzülmektedir ama bir yandan da için için sevinir, yırttım diye. Yırtamaz. Bahçe sahibi Kürt'ü de yere yıktıktan sonra Türk'e döner, “Haydi bunların biri gâvur, biri Kürt, ikisi de hırt, sen utanmıyor musun!” diye haykırarak sopayı indirmeye başlar.

Üç kafadar, ağız burun kan içinde, dağılmış halde bahçeden çıkıp yürürken, Türk Kürt'e döner, “Yahu biz baştan bu Ermeni'yi dövdürmeyecektik,” der.

20 Ağustos 2015 Perşembe

Ey millet-i hakime, haberler fena

Radikal, 18.08.2015

Sınırın öte tarafına geçip bu yana bakmak hep tuhaf bir histir. Doğup büyüdüğünüz, yaşadığınız, toprağına bastığınız, kaldırımını çiğnediğiniz, dostlar, arkadaşlar edindiğiniz, insanları sevindirdiğiniz, incittiğiniz, gurur veya pişmanlıklar duyduğunuz bir yer, sizi aç bırakmış ya da karnınızı fazlasıyla doyurmuş bir yer, karşıdaki. Ne olursa olsun, sizin yeriniz işte... Sınırlar, pasaportlar, asık suratlı polis memurları, nöbetçi kulübelerinin ardından bakınca neden farklı gözükür?

Hele aradaki kapalı bir sınırsa, hem durum hem hisler daha da tuhaflaşıyor.

Biz, yaşadığı toprakları hiçbir zaman tam anlamıyla kendi yeri hissedememiş bir toplumun fertleriyiz. Toplum olamayışımızın bir sebebi bu. Evet, hâlâ!

Yaşadığımız yerle aramızdaki mesafenin sebebiyse çeşitli – yaygın kanaate göre.
Oysa bir tek basit sebebi var: Bu toprakları birileriyle paylaşıyorduk, paylaşıyoruz; bu topraklar hepimiz burada olduğumuz için bu topraklardı; biz paylaşmak istemeyince kanla sulandılar, lanet çöktü üzerlerine, oralı olmadık, dokunmaz, zarar vermez, dedik, verdi, anlamadık, kanlı toprak havayı bozdu, yine de içimize çektik, suyu zehirledi, yine de içtik, hastalandık. Hastalığın en kötü yanı, hastanın hastalandığını fark etmeyişiydi.

18 Ağustos 2015 Salı

Bir sorumsuzluk, bir şuursuzluk...

Radikal, 13.08.2015

El Nusra (El Kaide), Suriye'de Türkiye'nin fiilen elkoymaya çalıştığı bölgeden çekilme kararı aldı, bunu yer yer ne dediği pek anlaşılmayan bir duyuru ile ilan etti. Anlaşılabilen şuydu: Şu anda Türkiye ile savaşmak istemiyoruz; sahadaki öbür örgütlere de önceliklerini, koşulları gözden geçirip akıllıca davranmalarını öneriyoruz. Yani: Şimdilik önlerine çıkmayalım, bölgede IŞİD'i yesinler, sonra bakarız.

Ankara'nın gözdesi Ahrar-uş Şam, Türkiye'nin Suriye'den parça koparıp “muhaliflerin” denetimine verme planını coşkuyla karşıladı. Böylece, Türkiye'nin başka bir ülkeye fiilî müdahalesine yeni kanıtlar oluşturdu. Üstüne, Ankara, Suriyeli Türkmenlerden oluştuğunu ileri sürdüğü Sultan Murad Tugayı'nı kendi sınırından Suriye'ye soktu.

Memnun muyuz millet?

Radikal, 11.08.2015

Ben size bu satırları yazmaya çalışırken, İstanbul Sultanbeyli'de polis merkezine bombalı saldırı yapılmış, 10 kişi yaralanmış, ayrıca, söylendiğine göre, çatışma çıkmış, “iki saldırgan” ile bir polis şefi ölmüş, bunları fırsat bilen birileri, tahrike kapılmaya hazır bir kalabalığı HDP binasına sürüklemiş, barışa dönüş umutlarını bir de bu yandan kundaklamıştı, Silopi'de çatışmalar yeniden başlamış, Sarıyer'deki ABD Konsolosluğu taranmıştı. ABD'nin Missouri eyaletindeki St. Louis'in varoşu Ferguson'da geçen yıl polisin öldürdüğü siyah genç Michael Brown'ı anma gösterisinde de çatışma çıkmış, polisin açtığı ateşle iki kişi vurulmuştu. Göstericiler taş, polis gaz atmaya girişmişti. Brezilya'nın Sao Paulo şehrinde, son beş yıla bakılırsa, polisin yargısız infazla her sene yaklaşık üç yüz (300) insanı öldürdüğü -Uluslararası Af Örgütü tarafından- açıklanalı birkaç gün olmuştu; bunların dörtte üçü yoksul genç siyah erkeklerdi. Mısır'ın başşehri Kahire'de, Adliye Sarayı önünde bomba patlamıştı, ölü-yaralı vaziyeti henüz belli değildi. Afganistan'ın başşehri Kabil'in havalimanına yakın bir yerde de bombalı araç patlamıştı; orada da ölü-yaralı sayısı henüz belli değildi. Yine de nüfusa oranla cinayet sayısı bakımından dünyanın en berbat durumdaki ülkesi halen Honduras'tı. El Nusra örgütü Halep'in kuzeyinden çekilmekteydi; bunun hemen buraya bitişik mutasavver “IŞİD'den arındırılmış bölge” planlarına bulaşmamak için mi yoksa varılmış gizli bir anlaşma sonucu işi kolaylaştırmak için mi yapıldığı konusunda şüpheler vardı. ABD'nin eğittiği muhalif elemanlardan on ikisinin yine Halep'in kuzeyinde IŞİD'in bombalı araç saldırısında can verdiğine dair şüphe daha azdı.

7 Ağustos 2015 Cuma

Askerin ne düşündüğünü yeniden sorarken...

Radikal, 06.08.2015

Hürriyet Ankara Temsilcisi Deniz Zeyrek'in 4 Ağustos'ta yayımlanan haber-analizi (“Çözüm süreci nereye gidiyor?”), uzun zamandır unuttuğumuz “Asker ne düşünüyor?” sorusunu bize hatırlattı. Genç subaylar mı rahatsız, paşalar mı endişeli, düşünmez olmuştuk. Bunların yerine, abus suratlı, cahil ve küstah sivillerden hangisinin göze girdiği, hangisinin gözden düştüğüyle, millî iradeyi şahsında cisimleştiren muktedirin kimi hangi sancağa göndereceği, kimin boynunu urduracağıyla meşgûldük.

Yakın zamana kadar bu yine de tercih edilir bir durumdu, zira sivil muktedirleri seçimle devirebilme umudumuz vardı. İyi kötü işleyen seçimli parlamentolu bir rejimimiz vardı ne de olsa. Parti binalarına, toplantılarına, mitinglerine linççi kalabalıkları saldırtsak da, insanlarını öldürtsek, bombalatsak da, seçime girip barajı aşabilen -toplumsal- muhalefet partisi çıkarabiliyorduk. Mutlak muktedirleri Meclis çoğunluğundan edebiliyorduk.

6 Ağustos 2015 Perşembe

CIA: İşkence yapabilirsiniz, dediler, yaptık

ABD Senato İstihbarat Komitesi'nin 11 Eylül sonrasındaki sistematik işkencenin suçunu CIA'in üstüne yıkan raporuna teşkilat okkalı cevaplar vermeye hazırlanıyor. Sekiz eski üst düzey CIA yöneticisinin hazırladığı kitap, The Intercept'in haberine göre, önümüzdeki haftalarda piyasaya çıkacakmış. Kitabın adında basbayağı, "Senato İstihbarat Komitesi raporuna CIA'in cevabı" ibaresi yeralıyor.

CIA emeklileri, kitabın çıkmasını beklemeden, kararlı ve cüretkâr bir halkla ilişkiler çalışmasına girişmişler bile. CIA'deki en üst üçüncü makam olan "yürütücü direktör"lükte dört yıl (2001-2004) geçiren Alvin Bernard “Buzzy” Krongard, bir BBC programında açıkça, mahkuma kendini "olabildiğince rahatsız" hissettirecek işler yaptıklarını, tanım itibarıyla buna "evet, işkence denebileceğini" söyledi. Ancak hemen ardına şunu ekledi: "Resmî yetkililer bize işkence yapabileceğimizi söylediler."

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Öldürmek yetmiyor, cenazelere zulmedelim

Radikal, 04.08.2015


Derin hakikatleri bir çırpıda ve tokat gibi açığa vuruveren sözler haliyle hepimizin zihnine kazınır, çabuk hatırlanır, çabuk yayılır. Hangi deyişlerin ne kadar sık kullanıldığına bakılarak bir memleketin hali anlaşılabilir. Türkiye'de en sık tekrarlanan özlü sözlerden biri şu: “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.”

Sırf son iki aydan kısa bir döküm yapayım dedim, yapamadım. Beceremedim, elim gitmedi. Biliyorsunuz nasıl olsa.

İnsanların vurularak, bombalanarak, parçalanarak, suikastlarla, planlı cinayetlerle can vermesi, yargısız infazlarla öldürülmesi, hattâ nasıl öldürüldükleri bile bilinmeden yok edilivermeleri, bizim yakın tarihimizin temel karakteristiği. İttihatçıların köprü üstünde muhalif gazeteci vurarak açtığı yolda Cumhuriyet yönetimi istikrarla ilerledi, Kürt isyanlarında başvurulan kitlesel yok etme işlemleri geliştirilip sivil alana uyarlandı ve Alevi katliamlarında bunlardan yararlanıldı. Devletin türlü şekillerde insan öldürmesinin veya linçler, katliamlar tertipleyerek sivillere de bu faaliyete katılma imkânı yaratmasının bir memleket hakikati olarak yerleştirilmesi ve doğuştan edinilen bilgi haline getirilmesi, maalesef şimdiki iktidarın eseri değil; bununla övünme şansları yok.