27 Ocak 2015 Salı

İktisatçılarla liberallerin Syriza telaşı

Yunanistan'da Syriza'nın seçimi kazanacağının belli olmasıyla birlikte, iki tür insanı aldı bir telaş: Ya, mazallah böyle bir alternatif, başarılı olursa! Hayalcilikten girdiler, "akılları ermiyor"dan çıktılar. Söyledikleri, pek kısa sürede, o mâlûm ve mâhut düstura varıyordu: "Dünyanın gerçekleri..."

Bu iki tür insan, yani iktisatçılar ve liberaller için, dünyanın gerçekleri, kapitalizmin alternatifsizliğinden başka bir şey değil. Sandıkları gibi hıyar değiliz ve sosyalizm adı altında kurulan düzenlerin başarısızlığından sonra, "bunların dediğinde bir mana var mı" diye baktık elbette. Yok. Dedikleri, pek kabaca, bu düzenin değişmeyeceği. İçerik bu, üslûp da tepeden, çokbilmişçe. Kendilerini dünyaya hükmedenlerle birlikte gökdelenlerin üst katlarında görmeleri, sokaktan hükümete yükselmiş bir hareketin ulaştığı seviyeyi ısrarla, küstahça küçümsemeleri, beklenir bir hal.

25 Ocak 2015 Pazar

Hrant'ın Arkadaşları kadar taş düşsün kafanıza

Haydi bakalım, yine bir "Hrant'ın arkadaşları" çekiştirmesi başladı. Sekiz yıldır mahkeme önlerinde, sokakta, medya âleminde cinayetin ardındaki sahici örgütlenmenin ortaya çıkarılması için uğraşan, 19 Ocak'larda Hrant için anma etkinlikleri ve toplantıları örgütlemeye çalışan bir grup insan üzerinden kim hangi meselesini halledecek, hangi rantı sağlayacak, hangi siyasî tavrını haklı çıkaracak, anlamak zor, ama vaziyet bu.

"Hrant'ın Arkadaşları" adı altında ilanlar veren, çağrılar yapan, eylemler düzenleyen insanlar, sadece adalet mücadelesi ve anma faaliyetleri için biraraya gelen bir grup. Bu ad, Hrant'ın ölümünü izleyen günlerde, gayet kalabalık bir grup olarak gazetelere verilecek bir ilânın altına konacak isim aranırken ortaya çıkmıştı. İlk yıl anma gecesi, 19 Ocak, derken, mahkeme sürecinin başlamasıyla birlikte yerleşti. "Hrant"ın Arkadaşları" başlangıçta biraz daha kalabalıktı, birileri aynı yoğunlukta ilgilenemez oldu, birileri gelip katılmaya karar verdi, kimileri bir iş yapılacağında ortaya çıktı. Bu insan grubunun ait olduğu, temsil ettiği bir örgütlenme, hareket, parti şu bu yok. Adalet arayışımıza kimler yakın durdu, destek olduysa, onlarla kimi zaman birarada göründük. Üzerimizden mesele halletmeye, rant sağlamaya çalışılması aslında çok abes.

"İlişki durumumuz"


Abesliklerin başında gelen durum şu: "Hrant'ın Arkadaşları"na laf ederken eleştiri nesnesi olarak genellikle adı kullanılan tanınmış kimselerin, medya ve siyaset figürlerinin hiçbirinin bu oluşumla alâkası yok. Hrant çeşitli kesimlerden birçok insanla dostluk ve diyalog kurmuştu. Onun ölümünden sonra birçok insan çeşitli zamanlarda onun için yapılan çeşitli etkinliklerin düzenlenmesine katıldı. Zaman zaman yanımıza gelen, özellikle duyurular için yardımcı olan, bazen belirli somut bir iş için görüştüğümüz pek çok insan oldu. Kimsenin siyasî aidiyeti, angajmanı veya tavırlarının bize mal edilmesi, atfedilmesi, bizim kimseden sorumlu tutulmamız için mâkûl sebep ve dayanak yok.

"Hrant'ın Arkadaşları" adına alınmış, uygulanmış -adalet mücadelesi dışında- herhangi bir siyasî tavır, tercih vs. yok. Şimdiye kadar aramızdan kimse başka mevzulardaki tavrını, tercihini Hrant için verilen adalet mücadelesine karıştırmadı. Siyasî konularda hepimizin her zaman aynı şeyi düşündüğü söylenemez.

Dink ailesinin bireyleriyle bir kısmımız zaten dostuz, arkadaşız, ahbabız. Bu işlere kalkışmamızın bir sebebi de adalet mücadelesi ve devletle uğraşmanın manevî yükünü onların üzerinden azıcık olsun alabilmek. Hrant Dink Vakfı ile, vakfın verdiği ödüllerle ve başka faaliyetleriyle de Hrant'ın Arkadaşları'nın grup olarak ilgisi yok. O işlerde teknik-pratik düzeyde yardımcı olan bir-iki arkadaşımız var. Ben de şahsen, birkaç yıl, ödül gecesinde gösterilen filmleri hazırladığım için o faaliyete katılmış oldum. Ama herhangi birimiz herhangi bir karar mekanizmasında veya yakınında değiliz.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Cehennem varolsun, başka şey istemiyorum

Soru basit, cevap ihtimalleri çok çeşitli: Bu, neyin fotoğrafıdır?

Şöyle bir resimaltı konabilirdi buna: "Koca bir toplumun yüzüne tükürülürken..." Veya "Hepimize -haydi nah demeyeyim- nanik yapılırken" de olabilir.

Hayır, İslâmcı muhteremler, yanlış anlamayın, kimse sizden tavır, tepki vs. beklemiyor. Sakın kendinizi faşizan baskılar altında hissetmeyin. Ali İsmail'in katillerine sarılabilirsiniz rahat rahat.

Zaten artık kimsenin size bir şey yapması gerekmiyor. Yapacağınızı yaptınız kendinize. Silemeyeceksiniz, unutturamayacaksınız, düzeltemeyeceksiniz.

Tekmelerle hatırlanacaksınız. Bin dört yüz sene önceki o kısacık Asr-ı Saadet'e dair hikâyenizin yaratabileceği, artık sadece acı bir tebessümdür. İç kaldıran kafa kesme görüntülerinin yüreklerinizi pırpır ettirişini unutalım haydi bir anlığına. Buradaki şu hazin fotoğrafla yaşayacak ve yaşatılacaksınız.

Oylamadan başka sonuç bekliyordum da hayal kırıklığına uğradım, o yüzden bunları yazıyorum sanmıyorsunuzdur herhalde. Umarım... Yüce Türk adaletinin Ali İsmail'in cansız bedenine indirdiği son tekme de beklenmedik bir şey değildi. Hayal kırıklığını, öldürülen çocukların, gözü çıkarılan gençlerin yüzüne bakarak, tâ içimde yaşadım, atlattım. Tedavi oldum. IŞİD'den bu yana, artık sizden bir şey beklememeyi öğrendim. Kalan son saflık kırıntılarımı da Paris katliamının rüzgârı süpürdü götürdü. Hiçbir şey beklemiyorum. Aman ha! Size bişey olmasın...

Çok şey öğrendim sayenizde. Babaannemin tertemiz, adaletçi Müslümanlığından sözettiğimde kızdınız: "Din eve hapsolsun, babaanneninki gibi kalsın, di mi!" dediniz. Hapsolmasın. Dindar olmayan herkesi önüne katıp kovalasın. Kırbaçlasın. Kafa da kesebilir. Sokakta döve döve insan da öldürebilir. Konunun sizinle alâkası yok, kaygılanmayın. Zaten sizinkiler kafa kesmedi ki! Vurdu, döverek öldürdü, yaktı, göz çıkardı. "Yarın bu meydanda cesetlerinizi sayamazsınız!" diye haykırdı. Çoluk çocuğun eline sopa tutuşturup üstümüze saldı. Palayla kadına saldırdı. "Emri ben verdim" diye övündü.

Bir de çaldı. Odalara sığmayacak kadar parayı evlerine istifledi. Eşi görülmemiş bir soygun çarkı dönsün diye, şehirleri mahvetti, ırmakları kuruttu, memlekette ne güzellik varsa bozmaya ahdetti. Kazandı. Ahlâkı gökyüzüne uzanan cam-çelik yığınlarının altında kaldıkça, Süleymaniye'nin önünde arkasında rant tapınakları yükseldikçe kazandı da kazandı. İhale çarkları, olağan hortum mekanizmaları yetmedi, altın kaçakçılığı, saatler, tepsilerde neme lazım rüşvetleri ("proaktif rüşvet"), saklayacak yer bulunamayan parayla mecburen alınan villalar, "kucağımıza oturacak"lar hediye edildi ortamımıza. Süflîydik, hepten sakil olduk.

Bunları dindarlar yaptı. Evet, o kadar basit: bütün bu gaddarlıklar ve düzenbazlıklar dindarların işi. Rüşvet paraları dualarla sayıldı, rüşvetçilere dualarla sahip çıkıldı. Bilumum kirli işlere besmele çekilerek başlandı, inşallahlarla her şey ama her şey eğilip büküldü, memleketin her yeri açgözlü şebekeler kurulup paylaşıldı, sonra namaza gidildi. Ali İsmail'in katilleriyle saf tutmaktan gocunacak kaç kişi çıkar? Hırsızlığı aklayanlarla, Meclis'i, millî iradeyi lağıma sokup çıkaranlarla selamı sabahı kesecek ümmet mensubu kaç kişidir? (Gözünde dolar işaretleri, yüreğinde tahakküm hırsıyla mükâfatlı alçaklık seferine çıkmamış, zalime biat etmemiş Müslümanların sanırım çoğunu tanıyorum, isim isim saysam kaç eksik kalır acaba? Temiz saydıklarımın çoğu da listeden çıktıklarına göre, bu şimdi daha kolay.)

18 Ocak 2015 Pazar

19 Ocak ve 2015 - Utanç verici işler

Yarın 19 Ocak. Hrant'ın katledilmesinin sekizinci yılı. Bu yıl 2015. 1915'in yüzüncü yılı. Tam bir utanç zamanı. Fakat utanan yok!

Önce ufak utanmazlık: Cemaat, Hrant'ın öldürülmesine karışan "yakınlarını" koruma derdinde. Cinayete giden süreçteki rolü gayet karanlık olan, cinayet ertesindeki her davranışıyla yeni yeni şüpheler yaratan Ramazan Akyürek ile, muhtemelen onun kadar olmasa da, süreçte bir şekilde sorumluluğu bulunduğu belli olan Ali Fuat Yılmazer'i masum göstermeye çabalıyorlar. Bunun sonucu, şüphesiz, fiilen cinayeti sahiplenme konumuna yuvarlanmaktır.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Dink suikasti - Polislere 25 sene hapis tehdidi

Faili meçhullerden yüzü kapkara olan devletin bunlara rağmen uzaydan bile fark edilen yüz karası, Hrant Dink suikastı ve sonrası. Sekiz yıl sonra birden birşeyler olmaya başladı. Cinayet organizasyonunda kritik rol oynayan Trabzon Emniyeti'nin o dönemdeki iki görevlisi tutuklandı. Cizre'ye emniyet müdürü yapılarak ödüllendirilen amire yurtdışı yasağı kondu.

Devlet zaman zaman birtakım görevlilerini göstermelik, cezalandırıyormuş gibi yapabilir veya nadiren de olsa, harcayabilir. Burada önemli olan bu değil. Bu tutuklamaların yasal dayanağı önemli. Kanun dilindeki hali "kasten öldürmenin ihmalî davranışla işlenmesi", bugünlerde basının kullandığı haliyle "ihmal sonucu ölüme-cinayete sebebiyet verme" olan 83. madde, Dink suikastinin çözülmesinde hayatî rol oynayabilir.

13 Ocak 2015 Salı

19 Ocak 2015 - Yüzleşin...

1915 Ermeni soykırımının 100. yılı. Hrant'ın aramızdan alınmasının sekizinci. Cinayet için ortam hazırlamanın, eleman eğitmenin, suikaste göz yummanın, katillerin yolunu açmanın, delilleri gizlemenin, karartmanın, kamera kayıtlarını yok etmenin, mahkeme adı altında müsamere tertiplemenin, sinsiliğin, sinikliğin, kalpsizliğin ve yüreksizliğin, alçaklığın sekizinci yılı.



13:30'da Taksim'den Osmanbey'e yürüyecek, 15:00'te, vurulduğu yerde, Agos'un önünde olacağız. Buradayız Ahparig!

12 Ocak 2015 Pazartesi

12 Ocak 2014, saat 03:30

Riyakârlık çok bunaltıcı. Çok moral bozucu. İyilik bekleyebileceğin yer zaten çok az, oralardan kötülük akıyor. Kötü haber: Müslümanlar hemen yok olmayacak. Kötü haber: Yahudiler hemen yok olmayacak. Kötü haber: Müslüman ve Yahudi olmayanlar da hemen yok olmayacak. Daha kötü haber: İnsanlığın şu rezil durumunda esas mesele aslında bu değil. En kötüsü: Çıkarcı, kötü niyetli ve aptal veya cahiliz. Paris'te yürüyen milyonla insan gerçek. O kortejin önündeki sahtekârların şimdiye kadar katlettiği veya ölümüne yolaçtığı insan sayısı IŞİD'i bin defa katlar. Kötü haber: Temiz su ve doğru dürüst sağlık hizmetine ulaşamayan insan sayısı iki milyarın üzerinde. Yerel kötü haber: Herhangi bir meseleyi ele alıp tartışamayacak kadar zihni kirli, niyeti kötü, benmerkezci insanlar olarak aslında tek bir ruh hastaları grubu teşkil etmemiz gerekirken yapay kamplara bölünmüşüz. Bölünmek için çekmemiz gereken çizginin yerini göstermeye ne üç yüz madencinin cansız bedeni yeterli oldu ne öldürülüp asit kuyularına atılan Kürtler ne ırmakların ve ormanların paraya kurban edilmesi ne de evlere istiflenen paraların saklamaya yer bulunamayan kısmıyla alınan villalar. Sağı solu yok: İktidar derdine düşmemiş olanın sözü geçmiyor. Yalan, iftira, hiç bulunmaması gereken yerlerden insanın üzerine boca ediliyor. Yanlış yapan yok, bizim kanlı coğrafyamızda. Kendini satmaya hazır olan, satılmış etiketini herkese derhal yapıştırıveriyor. Ayna sadece, kim en güzel, diye sormaya yarıyor. Demokrasi istiyorum, diyen, sadece kendi seçeceği sesleri duymayı planlıyor. Esas derdim öbür dünya, diyen, bu dünyada kendi dışında kimseyi aslında istemiyor. Numara yapmayalım.

Tek iyi haber şu: Bu böyle gitmez. Herkesin dünyayı kendine ait kılıp başkalarını yok etme gayreti, giderek kimseye yaşayacak yer bırakmıyor. "Bu", her ne ise, son bulacak. Ama kanlı ama kansız.

Olan bizim hayatımıza oldu; geçti gidiyor. Herkese, onurumla yaşadım, demek nasip olsun. Yanlışım yanlıştı, menfaat için çevrilmiş dolap değildi, iktidar korumak için söylenmiş yalan değildi, demek nasip olsun. Başkasını harcayarak kendime yer açmadım, demek nasip olsun. Çok salaklık ettim, ama çakallık etmedim, demek nasip olsun. Herkes aynaya bakınca sadece şunu diyebilsin: Yahu yaşlanıyoruz be! Ve herkes aynaya bakabilsin...

10 Ocak 2015 Cumartesi

Hayat Bumedyen hakkında öğrenebildiklerim

Paris'teki katliamlarla ilgili olarak yaşayan tek şüpheli var: Koşer dükkanını basıp dört kişiyi öldüren Amédy Kolibali'nin dinî nikahlı eşi Hayat Bumedyen. Bunca ölümün ardından aranan kişinin adı Hayat! Acımasız olan esas büyüğü gibi...

26 Haziran 1988'de Kuzey Fransa'da, Villiers-sur-Marne'da dünyaya gelmiş, genç bir insan bu. Altı kardeşi var. Altı yaşındayken annesini kaybetmiş. Babası, bütün çocuklarına bakamadığından, küçük kızını yetkililerin insafına terk etmiş.

Bize önce, Hayat Bumedyen'in koşer dükkânı baskını sırasında orada olduğu, kargaşada kaçmayı başaran rehinelerin arasına karışıp kaçtığı söylenmişti. Bunun doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Kolibali'nin baskın-rehine eylemine gittiği otomobil, Hayat Bumedyen'in üstüne kayıtlı. Ancak Der Spiegel'in derlediği bilgiler, Bumedyen'in, eylemler sırasında Paris'te bulunmadığını ortaya koyuyor.

7 Ocak 2015 Çarşamba

Katliamı savunmak, katliam savunmaktır

Charlie Hebdo katliamı, ne kadar inkâr ederlerse etsinler, Müslümanların bir yol ayrımında olduğunu herkesin gözüne soktu. Tanıdığım, güvendiğim, birçok yönden kefil olacağım az sayıdaki insanı tenzih ederek, kısa, açık ve net konuşmaya çalışacağım.

"Gerçek İslâm bu değil"cileri anlıyorum. Hem insanın hakikati kabullenmesi çoğu zaman kolay değildir hem de sahiden, gerçek İslâm bu olmayabilirdi. Ne yazık ki, artık bunu söylemeye hakları yok, çünkü vahamet, gerçek İslâm'ın ne olduğunun tartışılabileceği aşamaları çoktan geçti. Kendilerini kandırabilirler belki, ama dönüp dolaşıp bin dört yüz yıl önceki kısacık bir Asr-ı Saadet'i hikâye etmekle başka kimseyi kandıramayacaklarının sanırım onlar da farkındadırlar. Tabiî ki uçuruma giden bu yoldan dönüş mümkün; ama böyle bir gayret, sanırım hiç bilmedikleri ve alışık olmadıkları cinsten bir cesaret gerektiriyor.

6 Ocak 2015 Salı

Geerdink'in başına gelen, bizim içimizden dökülen

Diyarbakır'da yaşayan Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink gözaltına alındı ve serbest bırakıldı. Polisin kendisine söylediğine dayanarak, gerçi "bu resmen gözaltı değil, sadece ifademe başvurdular" dediyse de, yapılanı başka türlü tanımlamak imkânsız. Silahlı, hazırlıklı sekiz polis bir insanın kapısına dayanır, evini arar, onu alıp götürür, üç saat sorgularsa, bu gözaltıdır. Ölçüt şu: "Gelmem" deme şansı var mıydı? Yoktu. O halde zorla götürülmüştür. Tabiî Türkiye'de bir insan gözaltına alınıp birkaç gün süründürülmedikçe, bariz kötü muamele görmedikçe, itilip kakılmadıkça bunu gözaltından saymadığımız için, belki uzun süredir burada yaşayan Geerdink de bu âdetimize uymuştur.

Geerdink'e yapılanın bir gözdağı operasyonu olduğu ortada. Küçük çaplısından. Büyüğü, biliyorsunuz, CNN International muhabiri Ivan Watson'a yapılan cinsten, tekmeli, itmeli kakmalı, televizyonlardan en yetkili ağızdan hakaret ve tehdit etmeli olanı. Direkman "seni bitiririz!" mesajı taşıyanı.

Hükümetin, devletin gözdağı operasyonunun tartışılacak bir tarafı yok. Rezillik.

Ama Geerdink'in gözaltına alınıp bırakılması dolayısıyla gösterilen tepkilerin deşilecek, tartışılacak öyle çok tarafı var ki! Öncelikle, toplum olarak en iyi tarafımızı bir defa daha ortaya koydu bu olay: Gizlimiz saklımız yok; içimizdeki her şeyi her durumda ortaya döküveriyoruz biz.

Bütün kötülük ve pisliklerimizi de; doğal olarak.

5 Ocak 2015 Pazartesi

Pan-İslâmcı'nın Macera Kılavuzu

Birkaç ay önce, Ahmet Davutoğlu'nun baş eseri Stratejik Derinlik'i alıp okumaya koyuldum. Öncelikli derdim, anlamaktı. Ancak okudukça tuhaf bir telaşa kapıldım. Ve birşeyler yapmak gerektiğine karar verdim. Yapabileceğim, bu mevzuda derdimi filmle anlatamayacağıma göre, yazmaktı. Uzunca bir makale olur, diyerek giriştim, ortaya koskoca kitap çıktı. Adını şöyle koydum: Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu - Davutoğlu ne diyor, bir şey diyor mu?

Yani telaşımın nedenini ancak bir kitapla anlatabildim.

Ahmet Davutoğlu, şu anda işgal ettiği makam ve siyasî pratiği bir yana, hatırı sayılır bir muhafazakâr akademisyen, yazar-çizer kesimince ilah muamelesi yapılan bir insan. Yazdığının bilimselliğinden, söylediğinin sağlamlığından, düşündüğünün derinliğinden en ufak şüphe duyulmuyor. Bu yüzden, onun şah-eserini iç (mantıksal) tutarlılığı ve yönteminin sağlamlık derecesi açısından ele almak önemliydi. Sadece bununla yetinmedim. Söylediklerinin dayanaklarını ve uzanabilecekleri yerleri de görmeye ve göstermeye çalıştım. Ayrıca, Davutoğlu dahil, dünyaya strateji penceresinden bakan ve insan hayatındaki her şeyi monolitik bir gücün (devletin) kullanabileceği araçlar olarak gören kimselerin ilham kaynaklarını da tanıtmaya çabaladım.

Hayli ağır ve çetrefilli mevzuların konu edildiği bir tartışmayı, olabildiğince rahat, sohbet havasında sürdürmeye çalıştım. Kitabımın bölüm ve arabaşlıklarından bazılarını aktarıyorum. İçerik ve tarz konusunda yeterli fikir vereceklerdir:

Derinlik sarhoşluğu - Kaos'tan Kozmos'a uzay geometrisi - Satranç taşı değil satranççı olmak - Genel görünümlü özel psikolojik meseleler - Vitrinde bir acayip formül - Selimiye ile Tac Mahal - Masallar-meseller - Sersemletici ilaç: Jeopolitik edebiyatı - Simgeselliğin doruklarında germişim yayı - TC İmparatorluğu'nun eyaletleri - Balkanlar'a müdahale hakkı - Orta Asya: Ben sizin abinizim - Batı'dan uzaklaşırken emekli korgenerale rastlamak - Hükmetmek kaderimiz - Sihirli ve tehlikeli kavram: Özgüven - Yegâne özel ülke: Türkiye - Dünya bizim oyun alanımız - Allah milletleri savaşsınlar diye yarattı - Hangi zamanda yaşıyoruz? - Tarihimiz coğrafyamız - Medeniyet diyeyim, sen din anla - Direnişin son kalesi: Osmanlı - Hakim unsurun doğal saydığı bütünlük - Pratik bir araç olarak Osmanlı - Mozayik düşünmüyoruz biz - Ortadoğu: Korumaya gitmiştik - "Pan-İslâmist mi?" tartışması - Davutoğlu'nun kaynakları ve ilham kaynakları - Haushofer ve "Lebensraum" - Mackinder ve "Dünyanın Kalbi" - Mahan ve "donanmacılık" - Spykman ve sonsuza kadar savaş...

Bu memlekette insanın yazdığına çizdiğine, söylediğine laf edemeyenler, kişiliğine hakaret eder. Davutoğlu'na besledikleri hayranlık ötesi duygular nedeniyle birilerinin üstüme çullanacağını kestirebiliyorum. Yıllardır, üstelik beklemediğim yerlerden en galiz hakaretleri işiten bir insanım, bunlardan yılmam. Ama bu saldırı-linç ortamlarının kötü tarafı, mesele her neyse onun konuşulmasını imkânsızlaştırmaları oluyor. Umarım insan harcama gayretleri, bu kitabımda anlattıklarımın tartışılmasını bütünüyle önlemez.

Kitap Birikim Yayınları'nca basıldı, 9 Ocak Cuma'dan itibaren piyasada olacak.