2 Mart 2015 Pazartesi

TTNET'in tuhaf tezgâhı

Telefon çaldı. 440375 no'lu telefondan arıyorlardı. Daha önce denediğim bir şeyden emin olmak için açtım. Önce ses çıkarmadım, sonra "efendim?" dedim. Karşıdaki otomatik mekanizma, ses verirseniz harekete geçiyor, ses vermeden beklerseniz öylece duruyorsunuz karşılıklı. Bunun zararı, sizi arayanların listesinde "aranmamış-konuşulmamış" gözükmeniz, dolayısıyla sizi durmadan yeniden aramaları. Cevap verirseniz yine tekrar aranabiliyorsunuz, ama en azından hemen ve aynı konum tarafından değil.

Her neyse, cevap verince karşıma çıkan nazik genç adam, bana öncelikle "bilgilerimi araştırmalarına izin verip vermediğimi" sordu. Israrla, her cümlesinin başında "TTNET olarak..." demeyi ihmal etmeden, bana avantajlı internet paketleri sunabilmek için bilgilerime bakmaya ihtiyaçları olduğunu anlatmaya çalıştı. Ben de ısrarla, hangi bilgilerimi, nereden, nasıl araştıracaklarını sordum. Hiçbir somut cevap veremedi.

Soru şu: Bana internet paketi önermek için TTNET'in, zaten sahip olduğu, adım, soyadım, adresim, telefon numaram ve halihazırdaki paketim dışında, nasıl bir bilgiye ihtiyacı var ve ısrarla sorup onay almaya çalıştıklarına göre, nasıl bir potansiyel hak ihlali sözkonusu?

Herkesin haberi olsun, uyanık olunsun hem belki konuyla ilgili birileri belki harekete geçer diye buraya yazıyorum. Kimbilir nasıl bir çakallık var yine...

1 Mart 2015 Pazar

Güle güle Yaşar Abi

Bazı insanlar öldüğünde, kaybın üzüntüsü arasından fitne-fesat ruhuma sızmaya çalışır. "Zaten fazlaydı bu ülkeye" diye bir düşünce geçer aklımdan - hep aynı zehirli bileşimle, aynı sığ öfkeyle. Ne yalan söyleyeyim, yine öyle oldu. Yaşar Kemal'in kitapları onyıllar boyunca "karine" sayıldı bu memlekette: basılan evde onun kitapları varsa, evdeki(ler) potansiyel suçluydu yani. Solcuydu. Çocuklarına ilk okutması gerekenler onun kitaplarıyken, millet de devlet de Yaşar Kemal'e yüzünü dönmedi, kulak vermedi. Yaşar Kemal'in kaybından sözetmeye "bu millet"in hakkı yoktur. Bu devletinse, bilemedin utanç içinde başını öne eğmesi veya özür dilemesi gerekir. Devlet adamları, "Yaşar Kemal'i de, başka birçok değerimizi de, solcu oldukları, muhalif oldukları için sizden esirgedik, yanınıza yanaştırmadık, sizi bundan yoksun bıraktık, özür dileriz," demeliler. Nihayet devlet adına insanca bir iş yapmak istiyorlarsa, Yaşar Kemal'e hürmeten, ancak bunu yapabilirler. Sahip çıkmak? Devletin Yaşar Kemal'e sahip çıkması? Sadece ayıp olur.


Çok tatlı bir adamdı Yaşar Abi. Hiç havalı değildi. Büyük yazar afra tafrası hiç yoktu. Samimiydi, sıcaktı. Siyaseten değil kalben muhalif ve solcuydu. Sevinebilen üzülebilen bir insandı.

Güle güle Yaşar Abi. Çok sağlam eser bıraktın dünyaya. Çok muktedirler, çok şımarıklar, çok naylon ilahlar ilaheler gelip geçecek, senin yazın kalacak kıyamete.

(NOT: Twitter'ı, Facebook'u, blog'u, sitesi, bütün internete yayılmış olan şu güzel fotoğrafı Muhsin Akgün (@muhsinakgun) çekmiş. Eline sağlık. Bunu ve Akgün'ün başka Yaşar Kemal fotoğraflarını koca koca gazeteler -meselâ Hürriyet- fotoğrafçının adını -ve tabiî hakkını- vermeden kullandı. Büyük ayıp ve aslında basbayağı hırsızlık.)

27 Şubat 2015 Cuma

Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim..?

Radikal, 26.02.2015

Uzuun bir aradan sonra, köşeyazarınız yeniden hizmetinizde. Gerçi bir süredir blog'um Riya Tabirleri'nde, zaman zaman tek kişilik gazete olmaya heves ediyor, bazen de “köşeyazarı” sıfatına maruz kalmama yolaçacak okkalı ahkâm yazıları yazıyordum. Ama yuvarlak hesap on yedi senedir, başlı başına ayrı mevzu olan Taraf macerası dışında, bana “gel, yaz” diyen olmamış, ben de medya âlemimizin dışında kalmıştım. Şimdi, işte, memleketimizin pek ilginç müesseselerinden biri olan köşeyazarlığına yeniden terfi etmiş bulunuyorum. Üstelik bu makama ilk adım attığım gazetede. (Radikal yazıişleri, yeniden burada yazacağımı duyururken, “evine döndü” ifadesini kullanmış; beni evden biri görmek istedikleri için onlara teşekkür ederim.)

24 Şubat 2015 Salı

Davutoğlu rekora koşuyor: Binbir gaf birarada

Başbakan Davutoğlu bugün Budapeşte'de Macaristan Başbakanı Viktor Orban'la ortak basın toplantısı düzenledi, haliyle Süleyman Şah harekâtıyla ilgili sorulara muhatap oldu. Ve tam anlamıyla gaf rekoruna koştu. Akademisyen sıfatı da taşıyan bir devlet adamı, on-on beş cümle içinde bu kadar mı çok pot kırar, teamül-kural çiğner, kendini yalancı konumuna düşürür!

Bakın neler diyor:
“Türkiye'yi kimse dolaylı ya da doğrudan tehdit edemez. Uluslararası hakkımızı kullandık.”
Hayır. Böyle bir uluslararası hak yok. Gidip başka ülkenin içindeki toprağınızı, orayı size veren anlaşmayı falan da takmadan (muhatabınızla anlaşmadan) terk edip, başka yer beğenip oraya elkoymak gibi bir hakkınız yok. Kaldı ki, "kimse bizi tehdit edemez" diye tafra yapacak bir haliniz yok. Sizi tehdit ederler, ettiler, etmelerine bile gerek kalmadan pıstınız (Rusya, Kırım), diplomatik personelinizi, özel korumalarınızı çoluğuyla çocuğuyla rehine aldılar (IŞİD, Musul). Şu anda bu tuhaf harekâtı yapmanıza sebep de doğrudan doğruya bir tehdit! Buna demiyorsak, neye tehdit diyoruz?
“Bunun tartışılacak bir tarafı yoktur.”
Elbette vardır. Başka ülkenin toprağında harekât yaptınız, başka ülkenin toprağını işgal ettiniz.

Müessesemiz hizmete devam edecektir

Riya Tabirleri'nin muhterem okur ve izleyicileri, size bir duyurum var. Hattâ iki.

Radikal'den "bize yaz" teklifi aldım ve kabul ettim. Haftada iki, salı-perşembe, bu gazeteye yazacağım. Bir yazıyı gündelik siyasî meselelere, ötekini azıcık daha geniş ve derin fasıllara ayırabilirsem mutlu olacağım, ama memleketin gündelik felaketleri buna ne ölçüde izin verecek, göreceğiz.

Bu blog'u -kişisel blog denen şeyin doğasına uygun şekilde, ama kişisel blog denen şeyin sınırlarını zorlayarak- yoktan var ettiğim için, açıkçası, işe ve gelire ihtiyacım olmasına rağmen, Radikal'in teklifine hemen evet diyemeyip, düşünmek için süre istedim.

Düşündüğüm, esas olarak, bu blog'un sönüp gitmemesini nasıl sağlayacağımdı. Gazete yazılarımı bir gün sonra blog'a koyabileceğimi öğrenince azıcık rahatladım. Bunu yapacağım.

Ayrıca, eğer mecalim kalırsa, blog'u da boş bırakmamaya çalışacağım. İnsanın gazetede köşesi olunca her şeyden her şekilde bahsetme hakkı kazandığına inanmıyorum. Bu yüzden, bazı konular, yazılar için "gazete için uygun olmaz" dersem, onları buraya yazarım. Bu kadar çok yazı üretebilecek miyim, o arada yapmayı istediğim filmler, çekimler, kurgular, motion graphics işleri ne olacak, şimdilik bilemiyorum. Doğan sorulara "her işin başı sağlık" cevabı verip önümüzdeki maçlara bakıyorum.

Sanırım anı anına izlenmesi gereken olaylarda blog'u daha çok kullanırım. Ya da tam tersine, gazete için fazla özel veya kişisel kaçabilecek daha derin mevzularla burada uğraşırım. Ama, gazete yazılarını bir gün sonra koymanın dışında, bu blog'un da müessese olarak şahsiyetini koruması için uğraşmaya niyetim var. Bir ihtimal de, burayı biraz daha fazla görselleştirmek. Yani daha fazla fotoğrafa yer vermek. Bakalım...

20 Şubat 2015 Cuma

Cemaat'ten özeleştiri ve yeni Kürt politikası

Zaman'da yayımlanan iki yazı, Cemaat içinde önemli tartışmalar olduğunu, birtakım hayatî ve yapısal görünen kararlar alındığını ortaya koyuyor.

Bunlardan ilki, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil'in imzasını ve "Hizmet hareketi özeleştiri yapar mı?" başlığını taşıyor. Yazı, sadece bu soruya evet cevabı vermekle kalmıyor, yapılan özeleştiriyi uzun uzun aktarıyor. Özeleştirinin, bir dönem muhasebesinin üzerine oturduğu görülüyor.

Bu özeleştiri yazısı, hem Cemaat hem de bu topluluk üzerine düşünen, yazan çizenler için tarihî bir belge niteliğinde. Özeleştirinin tatminkârlık düzeyi, uzanması gereken her yere uzanıp uzanmadığı, hataların gerekçelendirilmesinde ne derece açık-samimi olunduğu gibi hususlarda şimdilik yorum yapmayacağım. Hem yorumlayabilmek için daha derinlemesine anlamamız lazım hem de nasılsa bol bol tartışılacak. Sadece, "hepsini demokrasi için yaptık"ın kendi başına kimseyi tatmin edecek bir açıklama olmayacağını, bir sürü şeyin de bununla asla açıklanamayacağını belirtmekle yetineyim. Dolayısıyla metni şimdilik sadece sonuçlarından ibaret sayalım.

Hayatı istila etmiş bir canlı türü

"Aramızda yaşayan..." demek isterdim, ama diyemiyorum, çünkü neredeyse biz sıradan insanlar onların arasında yaşıyoruz. Çoklar. Sayıları bizden çok değil; yaygaraları, cazgırlıkları, şirretlikleri, nereye dönsen oradan karşına çıkabilme yetenekleriyle ortalığı kaplıyor, zehirliyorlar. Hayatı karartmayı, azıcık taze her soluğu kesmeyi başarabiliyorlar.

Eğer, özellikle bu canlı türünün de üretim ve dağıtımına şevkle iştahla katıldığı yaygın "fail kültürü"nü benimsemiş biriyseniz, işiniz kolay. Bu canlılara söver sayar, döner gidersiniz. Maksadınız mesele halletmekse, yandınız. Ortamı dezenfekte etme şansınız olsa bile bunların yaydığı kötülük kolay kolay temizlenemiyor.

Bu canlı türünün nümuneleri, iki karşıt cephede, iktidarın propaganda aygıtında ve sanırım kendilerine sorsak sıkı muhalifler olduklarını söyleyecek şımarık büyükşehir insanları arasında bolca bulunuyor.

Muktedir utanmazlığı


İlk alt-tür, hükümete, onun basınına, hizmetkârlarına, silahşörlerine, yalakalarına yapılan her türlü eleştiriyi İslâm'a ve dindar halka yapılmış göstererek eleştirel sözün kendi mahallelerine sokulmamasını, ona kulak verilmemesini sağlamaya çalışıyor. Basit bir yöntemle: söyleneni değil söyleyeni hedefe koyarak onu dinlemeye değmez kılma. Bunun için tabiî ki bu toprakların, her türlü egemen tarafından titizlikle yeniden üretilmiş sistemli cehaletinden, öğrenme isteksizliğinden, "hak geçmesin" duygusunun eksikliğinden ve fail kültüründen yararlanıyorlar. Tıpkı karşı cephedeki acımasız benmerkezciler gibi. "Ha, o mu demiş? O zaten ...dir." Eleştiri karşısında, büyük-küçük her türlü iktidarın savunucusu ilk bu silaha sarılıyor. Ve ne yazık ki, neden değil fail arama çağdaş Türk felsefesinin temeli olduğundan, birçok insanı da bu çukurlarla dolu, çamurlu yola sürükleyebiliyorlar.

Araştırıcı titizliği ve üşenmezliğiyle Türkiye'nin en vasıflı gazetecilerinden biri olabilecekken bir tür masabaşı Goebbels'i olmayı seçmiş bir kimse, meselâ, İslâmcılara "dini ne hale getirdiniz" eleştirisi yapıldığında, bu ülkenin Müslüman çoğunluğunun eleştirilmesi gereken eylemlerine değinildiğinde, sana "Türk Pegida hareketi" damgası vurarak saldırıya girişiyor. Yazılana bakmıyor bile. Acaba herifin dedikleri arasında kayda değer, haklı, hesaplaşılması gereken bir şey var mı? Böyle bir sorusu yok. Biliyor ki, bunları söyleyen, şu andaki iktidar pratiğini onaylamıyor. Dolayısıyla bir an önce susturulması, hele samimi Müslümanlara asla ulaşamaması gerekir. (Propagandacıya kötü haber: Ulaşıyor.)

18 Şubat 2015 Çarşamba

Medeniyet olayı patladı, fena yenildiniz, hoca

Önce manzarayı oluşturan olgular:
• Halihazırda bu ülkede iktidarı ele geçirmiş kadro, girdiği kirli yoldan dönmesine elverecek fırsatları kaçırdı. Zaten istemedi, niyeti yoktu, falan, bunlar önemli değil artık. Eşik geçildi.
• Bu iktidara en azından son dört-beş yılda elebaşılık etmiş insanlar herhangi bir iktidar değişiminde mutlaka yargılanacak. Çünkü büyük suçlar işlediler ve öyle görünüyor ki, daha da işleyecekler.
• Bugünkü muktedirlerin yargılanması için öyle devrim niteliğindeki dönüşümler de gerekmeyecek. Baskısı sömürüsü hilesi olağan standartlarda bir merkez sağ iktidar bile bugünün pisliğini temizlemeden iş göremeyecek.
• Recep Tayyip Erdoğan'ın ustalıkla, kendine yakın herkesi, suç ortağı kılarak soktuğu yörünge, sabit bir yörünge değil. Çekimine kapılıp etrafında döndüğü o şey, mutlak iktidar mıdır, hırsın özü müdür, artık her neyse ona her turda giderek yaklaşan, sonu kaçınılmaz çarpışmaya, infilaka götüren bir yörünge.
• Erdoğan, böyle bir yörünge üzerinde seyahatin ancak mutlak bir gerilim ve düşmanlık, dolayısıyla bir tür savaş ortamında sürdürülebileceğini ve mutlak bir sonu olduğunu iyi kavramış, bunun gereklerini çok iyi bilen bir lider.
• Toplumun keskin hatlarla ikiye bölünmesinden en çok kazançlı çıkacak özne o. Tek koşulla: halk çoğunluğunun ve silahların kendi tarafında bulunması.
• Şu anda bu çoğunluğa sahip olduğunu düşünüyor ve icabında bu çoğunluğu azınlığın üzerine sürerek, kan dökerek, dehşetle, yıldırmayla üstünlük kurmayı göze alabileceğini birkaç sembolik olayda gösterdi, kanıtladı. Normal bir parlamenter-demokraside, "bana oy veren kitleyi evde zor tutuyorum" sözünü söyleyen insanın politika yapma ehliyeti olmaz.
• "Esnaf gereğinde polis olur, alperen olur" da aynı şey. 17 Şubat gecesi Kadıköy'de dükkânının camına kar topu geldi diye değerli bir insanı, demokrat eylemci, gazeteci Nuh Köklü'yü bıçaklayarak öldüren esnaf, şüphesiz özellikle cumhurbaşkanı marifetiyle oluşturulan ortamın tesirinde, belki de doğrudan ürünü. Gezi'nin eli palalısı veya Kocamustafapaşa'da "yarın burada cesetlerinizi sayamazsınız!" diye böğüren şahsiyet, sadece basit birer ilham kaynağı olarak görülemez.
• İç Güvenlik Yasası'yla polisi daha rahat öldürür hale getirme, anlaşılan, işin daha resmî, daha denetimli, istenirse gaddarlaştırılacak, istenirse dizginlenecek yanı olacak. Öbür tarafta, "icraat" şevki ve serbestliği, esnafı şusu busu, her türlü gönüllü katil için geçerli olacak.

Hırsla hars medeniyete karşı


Manzarayı gördük, sorulara geçelim. Sorum, medeniyet şahlanması teorisyeni Ahmet Davutoğlu'na: Kastettiğiniz medeniyet bugün bu yaşadığımız gibi bir şey midir? Gencecik bir kadın vahşice öldürüldüğünde, ona sahip çıkalım mı çıkmayalım mı diye liderin iki dudağına bakılan, sevmediğiniz insanlar sahip çıkıyor diye bin tereddüt geçirilen, buradan doğan kararlılık açığını kadın hakları savunucularına hakaret ederek liderinizin gidermeye çalıştığı, siz Meclis'te muhalif milletvekillerine -kadınlara da!- elinize geçirdiğiniz her şeyi silah edip saldırırken, daha önce palalı saldırgana, "cesetlerinizi sayamazsınız!" diye haykıran mensubunuza gösterdiğiniz teveccühten cesaret alan, "alperen olma" teklifinizi ciddiye alan esnafın kartopu oynayan insanı bıçakladığı... Yoksa bizi böyle teker teker değil de, Maraş'ta, Çorum'da, Sivas'ta olduğu gibi, tekbirler eşliğinde topluca katledeceğiniz bir durum mudur o meşhur medeniyetiniz?

15 Şubat 2015 Pazar

Kadın-erkek, din, tesettür - bazı sorular

Pekâlâ, madem bu korkunç olayda bile çıkıp çıkıp iç rahatlığıyla, özgüvenle, kendinizden emin olarak, "sözüm kime yarar?" demeden tepki gösteremiyorsunuz; o halde en basitinden şunu kabul etmek zorundasınız, yazan-çizen, güya düşünen, hükümetsever dindar insanlar: Allah'ın, dinin hizmetinde, emrinde, her nesinde olduğunu sanıyorsanız, orada değil, bambaşka bir yerdesiniz. Neyin hizmetinde olduğunuz şu anda konumuz değil. Özgecan'ın başına gelene gösterebildiğiniz tepkiyi, Kabataş meselesiyle falan kıyaslayın, yeter.

Özgecan'a doğru dürüst sahip çıkamayışınız, şimdiye kadar atmadığım bir adımı attırıyor bana. İnsan zincirlerinden böyle böyle kurtulur, sağolun.

Gelin şunu konuşalım: Birtakım erkeklerin ortalık yerlerde hiç utanmadan sıkılmadan, İslâm'daki tesettürü, "Beni günaha sokuyor, örtünmeli" diye savunmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tecavüzün cezası "erkeklik"e yönelik olmalı

Hukukî mevzudur, bütün boyutlarıyla tartışamam. Bilgim ve birikimim yok, akıl yürütürken mutlaka birşeyleri atlıyorumdur. Ancak yıllardır, bu vahşetle karşılaştığımız her durumda dön dolaş aynı noktaya geliyorum ve bunun bir şekilde tartışılabileceğine inanıyorum. Akıl yürütmem yanlışsa yanlışlığına ikna olmak istiyorum.

"Ne yapılsa, erkekleri kadınlara yönelik şiddetten, tecavüzü neredeyse hak görmekten caydırır?" Sorduğum soru bu.

14 Şubat 2015 Cumartesi

Özgecan'ı öldürdüler

Şu yüze bakınca ne görüyorsunuz? Gençliğin o biraz da -olması gerektiği gibi- mesnetsiz, uçsuz bucaksız kendine güveni. "Bekleyin beni, geliyorum!" havası. Takınılmaya çalışılan o hafif mesafeli, ne yaptığını bilir edâyı, zincirlerinden boşanıverip anında dağıtabilecek bir saklı muziplik ve hoplayıp zıplama güdüsü. Hayatın bir anda, korkunç bir şekilde bitebileceğine dair bir ihtimal görüyor musunuz bu bakışlarda? Yok. Ne görüyorsunuz? Ben, tek kelimeyle toparlarsak, gelecek görüyorum; uzun, upuzun bir geleceğe bakıyor Özgecan. Aksini niye düşünsün? Sorunlar, okullar gibidir gençler için; birşeyler yaparsın, halledemiyorsan etrafından dolanırsın, çözülmezlerse aşılırlar. Ucu bucağı olmayan o yola bakıyor Özgecan. O kadar gençken hangi yolun sonu niye gözüksün? O kadar gençken nasıl kavrasın, burası neresidir...


Özgecan Aslan yirmi yaşındaydı. Tarsus'ta, Çağ Üniversitesi'nin Psikoloji Bölümü'nde okuyordu. 11 Şubat 2015 günü her zamanki gibi okuldan çıktı, bir arkadaşıyla, muhtemelen her zaman yaptıkları gibi, bir alışveriş merkezinde dolaştı, sonra, yine hep yaptığı gibi, Tarsus-Mersin minibüsüne bindi. Evine gitmek üzere. Gidemedi. İkisi baba-oğul, öteki oğlanın arkadaşı üç erkek, Özgecan'ı bıçaklayarak öldürdüler, sonra yaktılar ve dereye attılar. Bütün haberlerde bu korkunç işi niye yaptıklarına dair laf edilmeyişinden anlıyoruz ki, korkunç bir tecavüz ve cinayetle karşı karşıyayız.

Kadınlara karşı şiddet hem dozca artıyor hem yaygınlaşıyor. Bunda hem kadınların bütün engellere rağmen toplumsal hayatta giderek daha etkin oluşuna karşı erkeklerin vahşice tepkilerinin rolü var hem de son yıllarda özellikle "açık" kadınlara karşı nefreti körükleyen söylemlerin yaygınlaşmasının. Kadınların etkinliğine karşı özel nefret besledikleri her hallerinden belli olan siyasetçilerin, yöneticilerin tavırlarının saldırganları yüreklendirdiği açık.

Buna karşılık, Türkiye Cumhuriyeti'nde, kadınlara karşı işlenen suçlarda polis ve yargı sisteminin meseleye hemen her zaman daha baştan kadınlar aleyhine müdahale ettiği, saldırganları koruduğu, kolladığı, sokağın ortasında bir kadının onlarca defa bıçaklanışını polislerin izlediği, dayak yiyen, işkence gören kadını bunu yapan kocasının yanına geri gönderdiği, şiddet yüzünden boşanmak isteyen kadına her türlü müşkülatı çıkardığı da unutulmamalı. Esas vahimi, tecavüzcülerin uzun yıllar boyunca yararlandığı indirimler listelense, aklı başında her insanı çıldırtabilecek ayrıntılar dökülür önümüze. (Yazının sonuna bir kaba liste ekledim.)

(Ara not: Twitter'da bu son faslı hatırlattığım için, "bugünün eleştirilmesini önlemek"le, "AKP'yi savunmak"la, "ukalâlık"la, "bilgiçlik"le suçlandım. Şahsen, bu meselenin son dönemdeki artırıcı, derinleştirici etkenlerle -birtakım siyasetçilerin münasebetsizlikleriyle, nefret yaymalarıyla- sınırlı olarak ele alınmasının problemi çözeceğine inanmıyorum. Onun başlıbaşına -daha küçük- bir sorun ve mücadele konusu olduğuna inanıyorum. Öte yandan, Özgecan'ın başına gelen dahil, her türlü durumda bugünün yöneticileri elbette doğrudan sorumludur, bunu belirtmeye bile gerek görmüyorum. Şunu ise eklemek lazım: Geceyarısı olmuştu, hâlâ herhangi bir yönetici, kaymakam, vali veya siyasetçi, ilçe başkanı, il başkanı, parlamenter, şu bu, iktidarı temsil eden tek bir kimse bu hunharca cinayete dair tek söz etmemişti. "Üzüldüm" diyeni bile duymadık.)

Sona, 13 Şubat gecesi Twitter'da çok dolaşan bir tweet'ler serisini ekleyeyim. @miailayda tarafından derlenmiş döküm, "Türkiye nedir?" sorusunun cevapları arasında seçkin yerini alıyor:
Kadın programında, "babam bana tecavüz etti" diyen kızını öldürüp, "babasını kamuoyunda mahcup etti" indirimi alan var.
Eşini katledip, "kot giyiyordu, piercing takıyordu, çantasında doğum kontrol hapı buldum" indirimi alan var.
Tanımadığı birine saati soran eşini delik deşik ederek öldürüp "cilve yaptı" indirimi alan var.
Tecavüz edip, hamile bırakan, sonra da "zaten bakire değildi" indirimi alan var.
Ormanda saldıran, döve döve çırılçıplak soyan, ancak, astım trizi geçirerek bayılıp yakalanınca, "isteseydim yapabilirdim" indirimi alan var.
Üvey kızına tecavüz edip, "kızın ruh sağlığı bozulmadı raporu"yla indirim alan var.
Tecavüzünü kameraya kaydeden sapık "eski sevgilisiymiş" indirimi aldı. Tecavüzde bağırmıyorsa, rıza göstermiş sayılır indiriminden fayralanan var.
Tecavüz ederken suçüstü yakalanan adam, henüz tecavüz gerçekleşmediği için "yarım kaldı" indirimi aldı bu memlekette.

12 Şubat 2015 Perşembe

Putin mi zayıf Batı mı? - ilginç bir görüşme

Almanya parlamentosu (Bundestag) Dışişeri Komisyonu Başkanı Norbert Röttgen, Tageszeitung Şef Redaktörü Ines Pohl'ün Ukrayna meselesine dair sorularını cevaplarken, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında ilginç sözler etmiş:
"Bana göre Putin'in stratejisi, ülkesine ilişkin vizyonu yok. Taktik tavırlar alıyor. [Ukrayna konusundaki] Tavrı, kendisini iki yönden tehdit ettiğini düşündüğü [Kiev'deki] Meydan hareketine tepki. Kızıl Meydan'ın yeni Meydan olmasından korktu. En çok korktuğu şey, özgürlük mikrobu. Kafasında, arka planda hep Sovyetler Birliği'nin dağılışı var; daha fazla toprak kaybına, jeopolitik etki alanı kaybına dair korkusu var. Askerî yöntemlere başvurması, stratejisinin değil zayıflığının ifadesi."
Görüşmenin devamında, gazeteci Kırım'ın halini soruyor, siyasetçi, fiilen orada Ukrayna'nın herhangi bir hükümranlığının kalmadığına işaret edip, uluslararası hukuka göre olması gereken durumla fiiliyatın açıkça çeliştiğini, yapacak pek bir şey kalmadığını imâ ederek anlatıyor. Tabiî söz, kaba kuvvetle sonuç alınmış bu olayın Putin'i benzer başka harekâtlar için heveslendirip heveslendirmeyeceğine geliyor.