29 Temmuz 2014 Salı

Başbakan Hrant Dink suikastı için
"dokunan yanar" mı demek istemiş?

Başbakan Tayyip Erdoğan, Diyarbakır mitingine giderken-gelirken, uçağına aldığı gazetecilerin sorularını cevapladı. Hüseyin Yayman'ın Vatan'da aktardığı soru-cevap faslı genel olarak önemli. Çünkü AKP iktidarının Cemaat'i nasıl ordudan, asker vesayetinden, Ergenekon'dan şundan bundan çok daha öncelikli ve neredeyse tek büyük sorunu gibi algıladığını veya öyle takdim ettiğini veya her ikisini birden ortaya koyuyor. Yazının başlığı bile, gecikmiş bir siyasî rota değişikliği ilânı gibi: "İlker Paşa ‘Bugün bize yarın size’ diye uyarmış". Güncel kapışmaların ve AKP politikasının nereye nasıl akacağını merak edenin bu söyleşiyi okuması lazım.

Biz burada, söyleşinin bir tek sorusu ve başbakanın buna verdiği cevapla ilgileneceğiz. Soru şu:
İlker Başbuğ, ‘Hrant Dink davası çözülürse bu yapı deşifre edilebilir’ şeklinde sözler söyledi. Siz de o dönemde kamuoyunda tepki yaratan cinayetlerin ve suikastların askeri dava süreçlerine kamuoyu desteği sağlamak için düzenlenmiş birer komplo olduğunu düşünüyor musunuz?
Başbakanın buna verdiği cevap, AKP hükümetinin Hrant Dink cinayeti davasının büründüğü müsamere formatından ve geldiği noktadan doğrudan ve taammüden sorumlu olduğunun apaçık kanıtı:
Olayı Dink davasına indirgemek küçültmek olur. Hrant Dink davası bence kişiselleştirilmiş davadır. Dink’in yazılarını, onun düşünce dünyasını kabullenmemek gibi bir nedenle yapılmıştır. Parelel yapı meselesinde ise develeti ele geçirme, ulusal güvenliği tehdit gibi büyük bir amaç var. Dink’in bu amacı gerçekleştirmelerini kolaylaştıracak devlette bir konumu yoktu ki. Bu teoriler parelel yapıyla mücadelenin hedefini saptırmadır. Mesela bu yapının parasal boyutu var.
Gördüğünüz gibi başbakan, Hrant'ın önce "Türk ve Türklük düşmanı" olarak takdimi ve öldürülmesi için gereken ortamın hazırlanması faaliyetlerini bütünüyle es geçiyor. Tayyip Erdoğan ve AKP'nin resmî tarihinde, Hrant'ı yazmadığı (aslında tersini yazdığı) şeyden ötürü mahsus mahkûm eden Türk yüksek yargısı (Yargıtay), Hrant'ı duruşmadan duruşmaya süründürerek linç öncesi ortamlar yaratan adalet mekanizması, mahkeme önlerindeki saldırılar, Veli Küçük ve benzerlerinin gövde gösterileri, faşist basının buna eşlik eden galiz hakaretleri, linç çağrıları, demek ki yeralmıyor. Dolayısıyla, bütün bunları önceleyen, uydurulmuş bir "misyonerler" sorunu üzerinden yürütülecek kanlı ve tuhaf politikanın kararlaştırıldığı MGK toplantıları da bu tarihte yok. Birileri Hrant'ın yazdıklarını beğenmemiş, gidip onu öldürmüş.

Sorun şu ki, bu "birileri" başından itibaren devletin kontrolunda. Yapıp ettikleri devletin gözetiminde. Cinayet ertesinde akla gelebilecek her türlü dümen çevrildi, "birileri"ni ellerine silahı tutuşturup bu işe sevk edenler ortaya çıkmasın diye.

Değerli okurlar, rica ediyorum, şu ana kadar seyretmediyseniz, lütfen 45 dakikanızı ayırın ve cinayet ertesindeki iki yılda edindiğimiz bilginin derlendiği filmi seyredin: 19 Ocak'tan 19 Ocak'a. Bu ayrıntıları herkes bilse, şu ana kadar çok daha büyük gürültü kopardı. Cinayet öncesinde ortamın hazırlanmasına dair derli toplu bilgi de 19Ocak.org sitesinde var; madde madde, kolay okunuyor, bir göz atın ona da.

Cinayetin işlendiği dönemde, hükümet daha çok, devlet içi hesaplaşmalar ve mücadeleler için uygun zaman kolluyor, bu konudaki taktik hesaplarını "bir Ermeni için" rizikoya sokmak istemiyor gibi görünüyordu. Yedinci yılın sonundaysa, bütün yapılanlar ve yapılmayanlarla, hükümetin bu cinayetin doğrudan sorumlusu konumuna geldiği bir veriydi. Şimdi başbakan bir adım daha attı ve Hrant Dink cinayetinin asla derinlemesine ve hakkınca soruşturulmayacağını ilân etmiş oldu. Önce bu cinayeti de "paralel yapı"nın üzerine yıkmaya kalkışacaklarını sanmıştık; anlaşılan bu da olmayacak. Erdoğan, paralel yapıyla alâkası yok, diyor. Acaba niye?

Çok basit. Kurcalansın istenmiyor. MİT'inden genelkurmayına, jandarmasından polisine, üstelik "eski devlet"in polis şefinden yenisininkine, ondan Cemaat'çisine... bu cinayete karışmayan yok. Sadece katille birlikte Türk bayraklı poster pozu kurcalansa altından kimler neler ("emri veren") çıkar. Dolayısıyla, bir defa daha aynı noktaya geliyoruz: Sahiden "eski Türkiye" diye bir şey varsa ve bundan kurtulunacaksa, yol belli, adres belli: Hrant Dink suikastının aydınlatılması. Bu bir devlet işiydi ve o devlet o yapısıyla aynen orada duruyor. Çerçeveyi ikna edici bulmayanlar için ufak bir hatırlatma: Cemaat'in gadrine uğrayanların başında gelen polis şefi Hanefi Avcı, Dink suikastinin aydınlatıldığını, başka ortaya çıkarılacak bir şey olmadığını söyleyip Cemaat'in has elemanı Ramazan Akyürek'i savunmuştu!?!?

(Yetvart Danzikyan da durumu bu şekilde tasvir ediyor: "Başbakan, Dink cinayetiyle ilgili neden ağız değiştirdi?")

27 Temmuz 2014 Pazar

"Hepsi Rumların, s.ktir olun gidin diyecekler!"

Şu anda gözde olan, herkesin meşrebine ve fayda sağlamayı umduğu pozisyona göre, "Ergenekon da yoktu, Balyoz da hikâyeydi" vesaire makamı. Bu hafifliklerin daha çok ceremesini çekeceğiz de, şimdi bu dehlize dalmayıp özel bir mevzuyla ilgileneceğiz. İlk Ergenekon İddianamesi'ne uzanıp, oradaki telefon dinleme kayıtlarından birine göz atacağız. Başbakan ile oğlu arasındaki meşhur telefon görüşmesinde konu edilen, bizim de 17 Aralık'çılar sayesinde haberdar olduğumuz "Şehrizar Konakları"nın Rum vatandaşlardan zorla elkonmuş arazi üzerine inşa edildiği ortaya çıkınca, benim de aklıma yıllar önce geçmiş bu görüşme geldi. Telefon görüşmeleri, sanırım, Türkiye'deki hayatı başka her türlü konuşmadan görüşmeden daha berrak gösteriyor, her türlü hakikati layığı veçhilesiyle ortaya koyuyor.

6 Şubat 2008'e gidiyoruz. Vakıflar Yasası'nda birtakım değişiklikler planlanmakta. Müslüman olmayan halka yapılmış haksızlıkların binde biri falan giderilecek, öyle hazırlıklar var. Ülkücülerden, bağnaz dincilerden çok, ulusalcılar teyakkuz halinde. "ABD'nin maşası AKP"nin "vatanı sattığı-satacağı" lafları pek revaçta. İşte böyle bir ortamda, şimdi gereksiz tantanaya yolaçmamak için adlarını vermeyeceğim iki öğretim üyesi (evet, "bilim" yapan insanlar hesapta) telefonda konuşuyor:

E – O vakıflar meselesi felaket hocam ya. (...) Üsküdar’da ne kadar vakfın şeyi varmış, arazileri varmış bu Rumların ya.
Ş – Abi, Üsküdar değil, Anadolu’nun hepsi onların ya Bizans döneminden tapuları getirecekler, biz bin sene önce geldik buraya... s.ktir olun gidin diyecekler. (...) Hocam İnönü şeyden gelince, Lozan’dan, demiş, 100 sene daha kurtardık Avrupa’dan. Bak, 85 sene oldu, 100 sene olmadı. (...) Bizim anamızı s.ktiler.
E – Kötüsü ne biliyor musun, Üsküdar’da o arazilerin çoğu bu Rum vakıflarının. Onların üzerine bir sürü insan ev almış, iş inşaat yapmış, onlar hep geçersiz sayılacak.
Ş – Abi çoğu değil, hepsi hepsi, çünkü Osmanlı’da şehirlerde gayrımüslimler var, Türk yok.
E – Yok. Doğru diyorsun...
Ş – Şimdi Menderes meselâ, seversin sevmezsin, ben aleyhine de yazmışım şehirleri mahvettiği için, Menderes Türk unsur şehirleri ele geçirsin diye bu planı programı yozdu. Yörük ya kendisi.
E – Doğru, göçün onun için açtı önünü.
Ş – Tabiî, yoksa bunlar hep gayrımüslimlerin elindeydi. Şimdi bunlar tapularını koyacaklar, şakır şakır alacaklar. Alamadığında diyecek ki, ya kardeşim burası kaç milyar? 100 milyar. Al sana 200 milyar, s.ktir ol git. Yaa, abi pabuç pahalı, y.rağı yedik.

(Çok merak eden olursa, Ergenekon iddianameleri hâlâ internette vardır muhtemelen; yukarıdaki sözleri aratarak bulabilir.)

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Cemaat ile aynı dünyada mı yaşıyoruz?

Hükümet, Cemaat'le ilişkili polisler ve şeflerine yönelik operasyonu tam bir rezilliğe dönüştürdü. Usûl tanımama, hukuksuzluk filan gibi yapısal meseleler bu operasyona özgü değil, bir kenara bırakalım. Arkadan kelepçelenmiş polis müdürleri, şüphesiz bir kabadayılık gösterisinin simgeleri. 76 milyonluk bir ülkede iktidarın hakkını verebilecek iktidar sahiplerinin tenezzül etmeyeceği türden, tam küçük adam işi mizansenler.

Niyeyse, bu operasyonun başındaki isim olmaya en çok Efkan Ala'yı yakıştırıyorum. Niye, bilmiyorum.

Kısa süre öncesinin heybetli polis şeflerini ellerini arkalarında birleştirmiş, fotoğraf makinelerinin menzilinden çıkmaya çalışırken gören herkesin aklına şüphesiz aynı manzara geliyor: Kelepçelenmiş Kürt siyasetçilerin meşhur fotoğrafı. Bu sahne zihinlerde beliriyor ve güncel, somut sahnenin içerdiği anlamı değiştiriyor. Polis müdürlerinin bileklerine takılmış kelepçeler, kelepçe gibi algılanmıyor. Kimileri bu kelepçelere tatil yeri bilekliği muamelesi yapıyor: hesaplar birikmiş, ödenecek. Oysa kelepçe sahici. Polis müdürlerinin, bu kadarını beklemediklerini belli eden yüz ifadeleri sahici. Kolay değil, "Alın bunu!" starlığından, alınan rolüne indirilmek.

Bu bir cezalandırma operasyonu. Gerçek suçla, hattâ disiplin meseleleriyle, hukukla, usûlle ilgisi yok. Hükümet eski müttefikine diz çöktürmek istiyor. Dolayısıyla birileri tutuklanacak. Simgesel, ses getirecek isimlerden birkaçı. Ömürlerinden bir parça kesilip alınacak. Çalınacak. Polis şeflerinin haksız yere içeri atılacak oluşu, kimse haksız yere hapislerde çürümesin diye uğraşıp didinenleri de harekete geçirmiyor, daha önce haksız yere ömürlerinden yıllar çalınmış olanları da üzmüyor. Neden? Herkesin cevabını bildiği, yalnız Cemaat'tekilerin asla duymadığı soru.

"İlk"ler yaşanıyor


Polise yönelik Cemaat operasyonu, bir yandan kaçınılmazdı, çünkü hükümet, Cemaat ile kapışmayı getirdiği ve kapışmanın algılanmasını istediği düzeyde, daha fazla eylemsiz kalamazdı. Gün geçtikçe bu konudaki inandırıcılığın aşındığını tesbit etmiş olmalılar ki, saldırıyı cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasına erteleyemediler. Çünkü ne de olsa Cemaat tabanından bir miktar oy alacaklardı. Hükümet açısından konu edilecek çok özel bir şey yok. Belki azıcık nüans ekleyerek şunu tekrarlasak yetecek: Bu operasyonla hükümet, hukuk diye bir yapının Türkiye Cumhuriyeti'nde artık bütünüyle ilga edildiğini, bundan böyle kimsenin hukuka güvenemeyeceğini kesin dille duyurdu. Bu bir duyurudur: hukuk benim! Hükümete kafa tutmaya cüret etmiş koskoca polis müdürlerini bu hale düşüren, sıradan faniye neler yapmaz!

Bu "flaş" gelişme, bütün gürültüsüne rağmen, polise yönelik Cemaat operasyonunun getirdiği önemli bir yenilik değil. İktidar partisi, özellikle lideri, adımlarına engel olacak herhangi bir hukukî yapıya tahammül göstermeyeceğini her vesileyle dile getiriyor, yasama ve yargıyı fiilen yok etme planını gizlemiyordu.

Son operasyona rengini veren, bu değil; ilk defa şahit olduğumuz bir hadise: "Hizmet gönüllüleri"nin hak arama mücadelesi için "sokağa" çıkması. Bu olgunun öbür yüzü, yine bir ilk: Cemaat, gözaltına alınan polislere açıkça sahip çıktı, hükümetin "kanun benim!" duyurusuna karşılık, "elemanlar benim," demiş oldu.

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Faşizm macerasına doğru - "Kurtarıcı" teorisi

AKP İstanbul Gençlik Kolları'nın düzenlediği sahur programında, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, kurcalansa isabet olacak bir konuşma yaptı. ("Davutoğlu: Ortadoğu'ya bataklık dedirtmeyeceğiz".) Konuşma, AKP iktidarının zihinlerde oluşturmak istediği "paralel âlem"e dair sağlam fikir veriyor ve giderek faşizanlaşan lider-kitle ilişkisinin üzerine kurulacağı temeli aydınlatıyor.

Davutoğlu, önce İsrail'in Gazze saldırısını ortaya sürüp, bundan, sözünün gerikalanı için hayli elverişli bir tutamak devşiriyor: Cesetleri, yıkıntıları, alevleri, dumanları araladığımızda, Gazze'de Filistinlilerin felaketini değil, İslâm dayanışmasını görmemiz gerekiyor:
"Gazzeli o bombardımandan kaçarken Arakanlı kardeşlerini düşünüyor. İşte bilinç bu, işte şuur bu. Gazzeliler bu dava ahlâkını ayakta tuttukları için Allah indinde de tarih indinde de onurlu ve izzetli insanlardır."
Normal bir aklı selim ortamında, birilerinin dışişleri bakanına, "Yahu, adamlar beşer onar, çoluk çocuk öldürülüyor, ne Arakan'ı?" demesi ve şu anda öncelik taşıyan konuya dikkat çekmesi beklenir. Tabiî ki AKP Gençlik Kolları sahurunda böyle bir şey olmuyor. Eminim, buradaki garabete de kimse takılmıyor.

Dışişleri bakanı mevkiindeki İslâmcı siyasetçi için Gazzeliler, bir işgal ordusu tarafından hunharca katledilen, acil ve etkili yardımımıza muhtaç insanlar değil, bombardımandan kaçarken yeryüzündeki İslâm birliğini ve dayanışmasını düşünen militanlardır.

İşin garibi, "kaçıyor" da değiller; direndikleri için İsrail ordusu bu kadar hırçınlaşıyor ve önüne çıkanı öldürüyor. Fakat gözü, dinî de değil, siyasî "dava"sından başka şey görmeyen bakan, bambaşka bir Gazze tablosu çizmekle kalmıyor, Gazze'deki trajediye bakınca AKP'li gençlerin görmesi gereken resmi de -çok tehlikeli bir yolla- çiziyor: Gazzeliler, "dava" arkadaşımız oldukları için "Allah ve tarih indinde" onurlu insanlarmış; yani bombadan kaçarken Arakan Müslümanlarını düşündükleri için! Düşünün, İsrail ordusuna direndikleri için bile değil!

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Haaretz'de Gazzeli'nin açık mektubu

İsrail'in Haaretz gazetesi, 13 Temmuz 2014 günü, "Gazze'den Açık Mektup" başlıklı bir yazı yayımladı (okumak isterseniz tıklayın). Abeer Ayyoub (Ebir Eyyüb? - emin olamıyorum) imzalı yazı, "Sevgili İsrailliler, birbirimize birkaç kilometre uzaklıkta yaşıyoruz," diye başlıyor, son derece yumuşak ve nazik bir üslûpla, Gazze'deki hayat koşullarını tasvir ediyor. (Burada atlaya atlaya, yazının pek azını çevireceğim. Çevirimde anlam kayması değil ama ufak tefek arızalar olabilir.) Açık mektubun yazarı, İsraillilerin roket tehlikesi belirdiğinde siren sesleriyle sığınaklara gönderilmesinin ne kadar sinir bozucu olduğunu anladığını belirtiyor, şöyle devam ediyor:
Sizin ateş altındaki hayatınızı bizimkiyle kıyasladığımda, hayatın adaletsiz olduğunu hissettiğimi üzülerek söylemeliyim. Merak ediyorum, Gazze'de insansız hava araçlarının gökyüzünde, başımızın üstünde hiç durmaksızın dolaştığını biliyor musunuz? 7/24 dur durak bilmeyen, insanı strese sokan bu rahatsız edici sesin yarattığı duyguyu bilseydiniz; her an yanıbaşınızda meydana gelebilecek bir patlamaya hazır bekleme modunun nasıl bir şey olduğunu bilseydiniz... çünkü basitçe, burada uyarı için sirenler yok, sadece uyarı atışı var, ve siz her zaman o tek atışla uyarılacak kadar şanslı olmayabilirsiniz, bazen doğrudan hedef de olabiliyorsunuz.
Biraz atlayarak, Haaretz'in spot yaptığı cümleye geliyoruz:
Sadece Filistinli olduğunuz için hayatınızın hiçbir değer taşımamasının nasıl bir şey olduğunu anlayabiliyor musunuz?

15 Temmuz 2014 Salı

"Kürtler Gezi'de vardı-yoktu" meselesi

Şu "Gezi ve Kürtler" sakızını nihayet çöpe atabilme umuduyla birkaç şey söyleyeceğim.

Bu bir hakikat meselesi: Kürtler Gezi'ye katıldı. Nokta. Üstelik gayet incelikli ve diplomatik bir şekilde, örgütlü olarak katıldılar. Bireysel olarak değil.

Bundan ne anlıyoruz? Şunu: Bir karar aldılar, "şöyle şöyle katılalım, böyle davranalım" dediler, buna göre davrandılar. Şimdi: (1) Karar verdikleri ve uyguladıkları şeyi doğru veya yanlış bulabiliriz. (2) "Örgütlü katılmadılar, sadece kafasına esen geldi" muhabbeti yapamayız.

Olgular:

1. "Kürtler", Taksim Meydanı'ndan Gezi Parkı'na girişte, merdivenleri çıkar çıkmaz solda kalan bölgeye yerleştiler.

2. Orada her zaman, belirli bir topluluk bulundurdular. Asgarî bir topluluk öngördükleri, bundan daha az olmamayı sağladıkları belliydi.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Ramazan'da Suriyeli katletmek orucu bozar mı?

Karamanmaraş'ta "Suriyelileri istemiyoruz!" diye sokağa dökülen linççi kalabalık, güle oynaya kin kustu, bir arabanın içindeki Suriyeli aileyi linç etmeye kalktı, başka arabalara da saldırdı, Arapça dükkan levhalarını indirdi. Polis ve jandarma önlerine çıkmasa, muhtemelen bir yerlere sinip korkudan titreşen Suriyelilerden bazılarını ellerine geçirseler, kimbilir nasıl bir katliam haberi eşlik edecekti Dünya Kupası finaline. Niye İsrail'den geri kalalım, di mi?


CanlıHaber sitesinden aldığım bu fotoğraf, linççi kalabalığı "Ramazan etkinlikleri"yle ilgili bir pankartın önünde gösteriyor. Tesadüf işte. Bu fotoğraftan insanların halini anlayamıyoruz, ama başka bir fotoğrafta, göstericilerin güldüğü, muhtemelen şakalaştığı, son derece rahat olduğu görülüyordu. Tıpkı Sivas'taki gibi. Ufak oğluna, karşıda yananın cehennem ateşi olduğunu, kafirleri yakacağını anlatan baba gibi. Öfkesine hakim olamamış, cinnet geçirmekte, bu yüzden birilerine saldırmakta olan birilerinden meydana gelmiyordu yani o kalabalık. Düşünmüş, karar vermiş, harekete geçmişti.

Öğrenebildiğimiz kadarıyla, bütün olayda sadece iki kişi gözaltına alındı. Arabaya saldıran, tabela indiren, linç etmek üzere insan arayan, toplam iki kişiymiş. Devlete göre böyle.

Böyle, çünkü devlet hiçbir zaman linççi kalabalıklara sert davranmaz. Türkiye'de polisten, askerden en büyük hoşgörüyü, sırt sıvazlamayı linççi kalabalıklar görür. "Haydi aslanım, olmaz şimdi, haydi evinize," üslûbuyla yatıştırılmaya çalışılırlar. Bu yüzden, Sivas'taki gibi, bazen "kalabalığın gazını almak" devlete o kadar uzak değildir. Çünkü linççi kalabalıklar her zaman çoğunluğa mensuptur. Kurban adayları, devletin sadece ele güne karşı usûlen koruması gereken insanlar, topluluklardır. Yani şimdi Suriyelileri linç ettirtmek!.. Olacak iş değil. Dolayısıyla: haydi aslanım, değerli yurttaşlar, millî tepkinizi anlıyoruz, haydi, lütfen evinize...

Basınımızın çaldığı makam da budur. Linç kalkışmasını "gerginlik" diye verirler: "Bilmemnerede tehlikeli gerginlik"! Ne gerginliği yahu? Gerginlik için iki taraf lazım. Birileri ötekileri "istemiyor", saldırıyor, ötekiler de kaçıyor, saklanıyorsa, buna gerginlik denir mi? Sokakta beş-on kişi sana saldırırsa, bunu anlatırken "aramızda gerginlik çıktı" mı dersin? Linç girişimine "gerginlik" demek, ahlâksızlık ve suça iştiraktir, çünkü saldırganı korumayı amaçlar. Kesin bilgi!

K.Maraş'tan birkaç gün önce, "istemiyoruz" eylemi Gaziantep'te, "linçsiz" olarak gerçekleştirilmişti. Saldırganca değil, bir protesto gösterisi olarak. Arapça tabelalı dükkân fotoğraflarını "Burası Gaziantep!" vurgularıyla koyarak, "Antep isyanda" gibi başlıklar atarak, basın, böyle bir eyleme hem ortam hazırlamış hem de gönlünün kimden yana olduğunu ortaya koymuştu.

13 Temmuz 2014 Pazar

Ne hoş insanlarla paylaşıyoruz ortamı

Erol Olçok, AKP'nin kayda değer bütün kampanyalarını yürüten reklam ajansının kurucusu, Tayyip Erdoğan'ın, söylendiğine göre 19 senelik arkadaşı. Kendini "siyasal iletişim alanında dünyanın en büyük ajanslarından biri" diye tanıtan Arter hakikaten iyi yere tezgah açmış bir şirket, vesaire.

Hoşluklara haydi şuradan başlayalım, Olçok hakkında daha fazla bilgi isterseniz, Zaman gazetesinden "Organizasyonun yüz AKı: Erol Olçak" başlıklı yazıyı okuyun. "Olçok"u "Olçak" yazmış olmalarına takılacak değilsiniz herhalde. Zaman mı? Evet, Zaman. Nasıl yani? Iıı... çünküü... "şeyden" önce oluyor bunlar. 2004 yılında Zaman'da çıkmış bu yazıda, Olçok'un hünerleri, Başbakanın üç çocuğunun da düğünlerini ne kadar şahane düzenlediği falan ballandırılıyor. Geçmiş zaman işte... Ama nasıl da geçmiş zaman; AB MaBe varmış o günlerde... tam "öyle bir geçer zaman ki" olmuş:
Bunlar bu işi beceremez düşüncesiyle dudak bükülen, birçoğu uluslararası, pek çok organizasyonun altından ciddi bir falso vermeden kalkan Olçak, bu işlerden yüzünün akıyla çıkmasını Başbakan Erdoğan'ı çok iyi tanımasına bağlıyor...
...Olçak, uluslararası davetlilerin katıldığı organizasyonların, Türkiye'nin AB'ye girişinde önemli bir katkı sağlayacağına inanıyor. Özellikle son NATO Zirvesi başta olmak üzere yaptıkları işlerde, konsept, Türkiye'nin tanıtımı, sunumlar, verilen hediyeler ve güvenlik konusunda iyi bir iş çıkardıklarını belirten Olçak...
...Gerçekleştirilen özel organizasyonları bile adeta bir devlet başkanları zirvesine dönüştüren ... Olçak, en ufak bir fırsatın bile değerlendirilmesinin planlı olduğunu söyledi.
Konsept, Türkiye'nin tanıtımı, sunum, hediye falan dediniz mi, içim böyle bir tuhaf olur benim; neyse...

İşte bu Erol Olçok, haliyle, Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyasını da yürütüyor. Milliyet'ten Güliz Arslan, Olçok'a soruyor:
“Bu adil bir seçim değil, Erdoğan başbakanlığın avantajlarını kullanıyor, medya adaylara eşit yer vermiyor” eleştirileri için ne dersiniz?
Olçok'un cevabı:
Katılmıyorum. Yozgat’a mitinge gidiyor Tayyip Erdoğan. Bu mitinge gelebilecek olanlar Ak Partililer... Oysa Ekmeleddin Bey’in mitingine blokundaki beş partiden insan gelebilir. Ak Parti’nin İstanbul’da 40 örgütü var. Bütün bu partilerin 500... Asıl adaletsizlik bu.
Süper değil mi? Seçiyorlar bunları. Veya zamanla hepsine sirayet ediyor. Olçok aşısı olmak istiyorum!

Güliz Arslan soruyor:
Size seçim kazandıran isim diyorlar değil mi?
Olçok cevaplıyor:
Ben çok şanslı bir reklamcıyım çünkü çok başarılı bir liderle çalışıyorum. Bir seçimin başarısı tek başına bir ajansa ait değildir. Partinin kapasitesi, liderin performansı, toplumdaki karşılığı, liderin ekibinin yeterliliği sonucu etkiler. Ajans, Başbakan, Başbakan’ın danışmanları... Biz çok iyi bir takım olduk.
Yaa! İşte! Tek başına ajansa ait değil, bir seçimin başarısı. Parti, lider falan bunlar da sonucu etkiliyor. Maksat, takım olacaksın. Takım oldun mu, tamam. Dedim, bu aşıdan istiyorum.

(Güliz Arslan'ın, sadece Olçok'la değil, İhsanoğlu ve Demirtaş'ın kampanya yöneticileriyle de görüşmeleri şurada: "Seçim kampanyaları onlara emanet".)

11 Temmuz 2014 Cuma

O ekmek bir çarpacak ki sizi!

Ekmeleddin İhsanoğlu'nun siyasetten bîhaber birilerinin eline düştüğünden her geçen gün biraz daha emin oluyoruz. "Türksolu dergisiyle poz", neresinden baksanız, zararı yararından büyük, kıyaslanmayacak kadar büyük, çok büyük bir skandaldı. Üstüne, İhsanoğlu'nun kampanyasının ana motifi olarak ortaya sürülen "Ekmek" geldi.


"Ekmek"in nereden, nasıl uydurulduğunu tahmin edebiliyoruz, değil mi? Hayatında üç-beş "beyin fırtınası'na katılmış, fena halde yaratıcı ortamlarda birkaç defa bulunmuş insanlar için bu tahmin hiç zor değil. Maalesef ekmeği akla getiren, Ekmel Bey'in ismi. Buradan akla gelmiş, "Aa! Süpeer!" denmiş; öyle anlaşılıyor. Bu iş halka yönelik yapılacak ya; halk için de ekmek çok önemli ya! Gördünüz mü, yaratıcı beyinlerde ne akıllar ne fikirler. Hayır, sakin sakin eleştiremeyiz!

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Ekmel Bey'in elinde Türksolu

Çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu'nun akıl almaz gafı, sanırım "anca bizim burada olur" sınıfından bir işti. Kendisine karşı kırk değişik şekilde kullanılabilecek bir fotoğraf verdi, "Ekmeleddin'e neden evet?" kapaklı Türksolu dergisiyle. Anında dört bir yandan tepkiler yağmaya başladı. Bunlar iki ana grupta toplanıyordu: (1) Türksolu'nun sabıkalarını bilmiyor, adını gördü, sol sandı, alıp kaldırdı. (2) Bilerek yaptı, çünkü benzer kafada. Hangisi doğru ben bunları yazarken henüz anlayamamıştık. İlk ihtimale öncelik tanıdım, ikincisi olsa bile, İhsanoğlu'nun Türksolu ile "aynı kafada" olduğuna dayanarak akıl yürütemem; Türksolu ile aynı kafada olmak pek kolay değil.

Değil mi? Değil mi acaba? Tekrarladıkça insanı şüpheye düşüren sorulardan bu. Türksolu meselesine biraz farklı yerlerden bakmaya çalışacağım. Bu yazı için bazı Türksolu kapakları seçtim. Hem bunlara göz atacağız hem de sohbet edip kendimize sorular sormaya çalışacağız. Bunu niye yapacağız? Çünkü İhsanoğlu'na canhıraş tepki gösteren insanların büyük çoğunluğuna göre Türksolu dergisi, su katılmamış faşist, ırkçı bir yayın organı. "Kürtlerden alışveriş yapılmaz, lahmacun dahi yemeyin" türü kampanyalarından ve başka pek çok marifetlerinden (Hrant öldürüldüğünde "hoş gidişler ola"; Cumhuriyet mitinginde "ordu göreve" kapağı-pankartı, Kürtlerle ilgili, her biri insanlık suçu kıvamında sayısız canavarlık) ötürü bu yargının doğruluğu ortada. Zaten benim dikkatinizi çekmek istediğim sorun da burada doğuyor: Su katılmamış faşist, ırkçı -üstelik darbeci- dediğimiz derginin adı "Türksolu". Nâçizâne, "Bize ne canım!" denip geçilemeyeceğini düşünüyorum. Çünkü bize kirletilmedik hiçbir şey bırakmıyor ve günahıyla hiç mi hiç orantılı olmayan, cılız bir tepki görüyor. Solcular Türksolu'na, dürüst ama ürkek İslâmcıların Akit'e davrandığı gibi davranıyor, onu sanki Allah'a havale ediyor.

#habericinikikeretiklama

Basılı yayınların dijitalleşmesi, gazetelerin sanal ortama transferi vs. engin mevzular. Hem güncel, önemli, üstüne konuşmak, bilmek gereken konular hem de karşımıza her gün yeni yeni sorunlar çıkaran musibet kaynakları. Klasik söyleyişle: "Hayatımız bir yandan kolaylaşırken..." öbür yanda çok şey oluyor. Hayatımızın içine ediliyor düpedüz.

Ama Türkiye'de iyi şeyler oluyor!! Meselâ şu üç porno sitesi insanın pek güzel vakit geçirmesini sağlıyor, moralini düzeltiyor, filan:


Radikal'in basılı hayatına son vermesiyle, gazetelerin internet siteleriyle meseleler yeniden ilgi odağı oldu. Gerçi yine deşmek gereken boyutların bir-ikisine bile doğru dürüst bakılamadı. Ancak Radikal'in kendini Türkiye'de sanal âlem yayıncılığı diye teşkil ve tarif edilen şeye uydurması, bir yandan ağabeyi Milliyet'in rotasından gidilerek yürütüldüğü, bir yandan da neredeyse herkesin gözü önünde gerçekleştiği için, sorun bu defa fazla açık, fazla çıplak çıkıverdi karşımıza. Çıplak derken, çırılçıplak yani...