27 Mayıs 2015 Çarşamba

İşçiler diye birileri vardı, hatırladık mı?

Radikal, 26.05.2015


Türkiye'nin sahici sanayisinin kalbinde, işçilerin kendiliğinden gelişen hareketi yayıldıkça yayılıyor.

Bu ülkenin, hernekadar teknoloji üretmiyorsa da sahici bir sanayisi var ve bu sanayi için en hayatî işkolları devlet tarafından “sendika” adı altında bir cendereye sokulmuş bulunuyor. “Türk Metal” adlı bu kuruluş, şüphesiz birtakım devlet örgütlerinin denetiminde ve yönetiminde, patronları koruyor, işçileri -gerekirse sopayla- sindiriyor.

İzlediğimiz işçi ayaklanmasının özü, ücret artışı veya başka somut talepler değil, “sendika” adı altında kendilerine karşı çalışan bu ceberrut kuruluştan kurtulmaya yönelik bir “haysiyet isyanı”.

21 Mayıs 2015 Perşembe

Saldırdıkları, çoğulcu-demokratik istikbalimiz

Radikal, 19.05.2015


Seçim çalışmaları başladığından bu yana Halkların Demokratik Partisi binalarına, standlarına, gösterilerine ve HDP ile ilişkili insanlara yapılan saldırıların sayısı, altmışı (60) kesin geçti, bazılarına göre bu rakam yüz yirmiyi (120) buluyor. Ben bu yazıyı yazana kadarki son ikisi, Adana ve Mersin'de, insan öldürmeyi de amaçlayan, bombalı saldırılar. (Efe Kerim Sözeri'nin yaptığı derleme-toparlama, faciayı ortaya koyuyor.)

Bu saldırıları kimin ne amaçla yaptığı, şüphesiz karşımızdaki en önemli sorun.

Soru değil, sorun. Çünkü soruya herkesin cevabı var ve bu cevaplar üç aşağı beş yukarı birbirini tutuyor: Saldırıları HDP'nin barajı geçmesini istemeyen devlet güçleri planlıyor, tertipliyor, yönetiyor, denetliyor. Son iki bombalama sonrası (Adana, Mersin) cılız kınama beyanlarını istisna sayarsak saldırılardan gayet memnun gözüken AKP önderliğinin işin içinde, hattâ bizzat planlayıcı makamında bulunduğunu düşünmek için de her türlü sebebe sahibiz. Bütün bakanlarıyla hükümetten ziyade, sınırlı sayıdaki lider kadrosu ve esas önderiyle partiden şüphelenmemiz daha yerinde. Bu elbette hükümetin siyasî, idarî, hukukî sorumluluğunu azaltmıyor.

15 Mayıs 2015 Cuma

Bir söz, bir tekme

Radikal, 14.05.2015


Soma kazasının yıldönümü. Kaza? Cinayet? Katliam?

Kaza oluyorsa, işçi ölüyorsa, bunun tek sebebi vardır: İş koşulları, ortamı, düzenekleri, programı... düzenlenirken, çalışanların can güvenliğinin ilk madde olarak gözetilmemesi. Hattâ çoğu zaman, sadece mecburiyetten azıcık hesaba katılması. Kimi zaman verimlilik -işverenin daha fazla kâr elde etmesi- uğruna gözden çıkarılması. Ya da madencilik gibi birtakım işlerin, işçilerin öleceği, yaralanacağı, hiçbiri olmazsa hastalanacağı bilindiği halde sürdürülmesi. Blucinler fiyakalı hale getirilecek diye kaç insanı genç yaşta kanser edip öldürdüler.

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Hayır ölmedi, bünyemizde yaşıyor

Radikal, 12.05.2015


Sabah bir heyecanla kalktınız. Yüreğiniz pırpır ediyordu. Tatlı bir telaşla. Yeni bir dönemdi. Yeni koşullar. Gelişmeler ne gösterir?.. Çok şey değişecek. Dünün önemli adamları, daire başkanları, müdürleri, genel müdürleri, rektörleri duracak mı gidecek mi? Gidebilirler. Yerlerine geçilebilir. Siz geçebilirdiniz. Gömleğinizi giydiniz.

Sabah kalktınız, yüreğiniz pırpır ediyordu. Adını koymak istemediğiniz, teşhis etmeye yanaşmadığınız, tanır gibi olduğunuzda derhal savuşturmaya çabaladığınız, usul fakat güçlü bir korkuyla. Her şey değişecekti. Dünün önemli adamları, daire başkanları, müdürleri, genel müdürleri, rektörleri, hakimleri, Yargıtay üyeleri bir anda kenara atılabilirdi. Gidebilirlerdi. Gidebilirdiniz. Kravatınızı yamuk bağladınız, çözdünüz, ilk ilmeği yeniden attınız.

Sabah kalktınız, Eylül sabahının serinlemeye yüz tutmuş havasını içinize çekip dışarı çıktınız. Belirsizlik kimine kötü şeydi kimine heyecan verici. Kızların oğulların, eşlerin kardeşlerin birer birer eksildiği korkulu, hüzünlü dairelerin, zalimlerin çirkin ağızlarından hakaret görmeyi, hoyrat ellerce tarumar edilmeyi, devletin içinde biriktirdiği ve bugünler için sakladığı zehirli cerahatle pisletilmeyi, intikamcı ruhlarca lanetlenmeyi bekleyen tedirgin evlerin arasından geçtiniz.

7 Mayıs 2015 Perşembe

Aşağılık davranış – aşağılık insan

Radikal, 05.05.2015


Çok sevdiğim bir filmde (“High Fidelity”, Türkçesi: “Sensiz Olmaz”), adam kadından, “Canı sıkılmışsa sıkıntısını sana yüklemez,” diye sözediyordu. “Karakter sahibi olmak böyle bir şeydir.” (Mealen aktardım haliyle.)

Bunu duyduğumdan beri, zaman zaman, karakter sahibi olma, karakterli olma nasıl tarif edilir diye düşünürüm. “Karakter”e belli ki kafadan olumlu anlam vermişiz. İyi karakter – kötü karakter de var, ama biz “sade” olanını da iyi kabul etmişiz: “karakterli” diyoruz, yetiyor.

Karakter, bir insanı başka insanlar için sağlam bir dayanak, tutamak, hattâ bir pusula haline getirebileceği gibi, benmerkezcilik ve yanılmazlıkla örülüp, başlıbaşına varoluşun anlamı ve yegâne tatmin kaynağı haline gelebilir, etrafını yakıp yıkan, korkunç bir güce de dönüşebilir. Bunun muhteşem bir örneği de doğrudan doğruya “Karakter” adı konmuş Hollanda filminde çizilmişti. Öyle bir karakter vardı ki karşınızda, sinemada seyirciye makineli tüfek dağıtılmasını ve o herifi tez elden topluca delik deşik etmeyi dayanılmaz bir şekilde arzuluyordunuz.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Fazla babalarıyla gelip "ortak acı" diyecekler

Tuzla Ermeni Yetimhanesi'nin arazisi, türlü katakullilerle Ermeni toplumunun elinden alındı, ondan ona, ondan ona satıldı, sahibi belirsizleştirildi, tarihi sisin pusun ardına itildi, sonunda bugün oraya dozer-kepçe sokuldu, yıkıma başlandı. Amaç, o değerli araziye lüks villalar yapmakmış. Apartman, gökdelen de olabilirdi; ya da fiyakalı isimli lüks site. Aslında cami veya İmam Hatip de fena gitmezdi. Bu defa tercih lüks villalar olmuş.

Bu konuda söylenebilecek uzun boylu laf yoktur. Yapılan, yapılmış her türlü zulmün üzerine bir onay damgası daha vurmak.

Aslına bakarsanız, bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülmüş politikanın pek bariz bir güncel örneğiyle karşılaştığımız için çoklarına şaşırtıcı gibi göründü. Bir de tabiî, Müslüman olmayan azınlıkların vakıflarının elkonmuş, gasp edilmiş, çalınmış bir kısım malı bu hükümet zamanında geri verildiği için, günahtan, ayıptan, insanlık suçundan, ne derseniz artık... ufak ufak geri dönülüyor, adı konmadan, utangaç bir şekilde, birtakım yaralar sarılmaya çalışılıyor havası yaratıldığı için. Hikâyeymiş. Aslolan, olduğu gibi duruyor.

Koca bir Cumhuriyet böyle kuruldu, yerleştirildi, sürdürüldü. Elkoyuyorsun, siliyorsun, dönüştürüyorsun, unutuluyor, onlar unutmuyor, senin oluyor, seninkiler senin sanıyor. 2015'te, Ermeni soykırımının yüzüncü yılında, yetimlerin inşaatında bizzat ter döktüğü yetimhane yıkılıyor. Lüks villa yapmak üzere. Şimdi birileri o villaları inşa edecek, o arada belediye yetkilileri ve müteahhitler paralar kazanacak; sonra birileri o villaların reklamlarını tasarlayacak, çekecek, birileri yayımlayacak, reklamcılarla televizyoncular paralar kazanacak; sonra birileri o villalara gelip yerleşecek, fazla babalarıya çocuklar, vaktiyle Ermeni yetimlerin arşınladığı bahçede, Hrant'ın, Rakel'in toprak eşelediği yerde fazla oyuncaklarıyla havuza atlayacak. Fazla babalar, müteahhitler, reklamcılar, hep beraber, "ortak acılar" falan diyecekler...

5 Mayıs 2015 Salı

Diyanet'ten tokat gibi cevap!

Bu darbenin tahribatını giderebilir miyiz, bilmiyorum. Bu şok atlatılır mı? Bu utancın altından kalkılabilir mi? Kalkılsa ayakta durulabilir mi?

Diyanet İşleri, resmî Twitter hesabından gürledi, esti, köpürdü, savurdu, yumruğu vurdu, noktayı koydu! Dedi ki Cumhuriyet'in bu en büyük haksız kazanç kurumu adına birileri: O araba geri gidecek! Zengin, aristokrat ailede dünyaya gelme dışında şahsî günahı bulunmayan Mercedes'in, Başkan Görmez'in ardından mahzun mahzun baktığı bazı fotoğraflar eşliğinde, Diyanet'in salvosu, şamarı, aparkatı, dizi, dirseği, volesi... sanal âlemi dolaştı, kimbilir, o arada belki cumhurbaşkanının siyasî rakiplerince pisletildiğini iddia ettiği cami duvarlarına dahi sürünüp geçti. Açıklama kılığına girmiş bir had bildirme manifestosu, evlerinde bulunanlarımızı kanepeye, koltuğa, mazallah açıktakileri en yakın kapı aralığı veya telefon kulübesine sığınmak zorunda bıraktı.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Zalimler için kaderin fotoğrafı

Bu şahane manzarayı Ankaralı yeni yetmeler yaratmış, olağanüstü bir fotoğrafa dönüştürmek de Adem Altan'a (AFP) kısmet olmuş. Akşamüstünden beri durup durup buna bakıyorum. Fotoğrafçıyı tebrik etmek, eserini görmeyene göstermek, kayda geçirmek, sanal âleme nakşetmek istedim. Biraz da, bu çocuklar acaba onları her tarafa fışkıran enerjileriyle koşarken gördüğümüz şu sabitlenmiş anda yaptıklarının farkındalar mı, diye merak ettim. Düşünün lütfen: ne yapmaktadır aslında bu çocuklar burada?


Çocukların fotoğrafını taşıdığı Yusuf Arslan, "Deniz'lerin dönemi"nden. Sahiden "47'li". İdam edildiği yıl, 1972. Erdal Eren, 12 Eylül darbecilerinin apar topar idam ettiği 17 yaşındaki oğlan. Öldürüldüğü yıl 1980. Şimdi hayatta olsa, bu fotoğraftaki çocukların "Yusuf Amca"sı, 68 yaşında olacaktı. Erdal'cık bile yaşasa 52 yaşındaydı şimdi.

Bu fotoblokları, artık nereyeyse, vaktinde yetiştirirlerse dünya birden düzelecekmiş gibi koşturan oğlanlar kaç doğumludur? 1998? 1999? 2000?

"En uzun koşuysa elbet Türkiye'de de Devrim, o onun en güzel yüz metresini koştu" (Can Yücel, Mare Nostrum) diye şiir yazılmış bir memlekette şu fotoğraf! Kurmaya kalksan kuramazsın.

29 Nisan 2015 Çarşamba

Cumartesi gecesi ateşi

Radikal, 28.04.2015


Dünyanın en gariban bölgeleri dışında nerede kim bu başlığı okusa, aklına John Travolta'yı meşhur eden film (“Saturday Night Fever”) gelir. Travolta'nın canlandırdığı Tony Manero adlı genç, ailesiyle, işiyle, mahallesindeki çete kavgalarıyla boğuşurken, haftasonları diskoya gelip kendini dansa verir ve dertlerini geçici bir süre için savuşturur bu filmde. Disko müziğini “meşrulaştırmak” ve yaymak gibi bir insanlık suçunun işlendiği yapım, aynı zamanda, gerçekte ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu sonradan anlayacağımız Travolta'yı baştan disko maymunu olarak tanımamıza yolaçmış, bu şekilde insan haklarını da çiğnemiştir! (O kadar ki, Travolta'nın buradaki hali, cahil İslâmcı propagandacılar tarafından görülse, Beatles'tan önce, hem kışkırmış hem yoz liseli diye manşete çekilebilirdi.) Fakat mevzumuz bu değil. Hani mevzumuza da çaktırmadan okuru ısındırıp köşeyazarı başarı puanımı yükselteyim diye suçtu haktı böyle lafları araya katıyorum, hukuklara göndermeler yapıyorum.

Kötü haber, müesses nizam: HDP kalıcı

Radikal, 23.04.2015


Başlığı okuyunca tahmin edebileceğiniz üzre, HDP ile ilgili birşeylerden bahsedeceğim. Siz bu yazıyı okuyana kadar, seçim bildirgesi didik didik edilmiş olacak. Bu yüzden, birçok kimsenin daha ilk anda dile getirdiği bir genel tesbiti tekrarlamakla yetineceğim: Bu, gündelik bir siyasî bildiri, bir seçim dönemi için toparlanmış sözler bütünü falan değil, dört başı mâmur bir siyasî program.

Zaten burada konu edeceğim ayrıntı da her şeyden önce, HDP'nin kalıcılığına işaret ediyor.

HDP, tam da seçim arifesinde, eş genel başkanı Selahattin Demirtaş'ın ağzından, 1915 için “tereddütsüz soykırım” dedi.

Fair play'in Türkçe’si var mıdır?

Radikal, 21.04.2015


Mesele, haksızlığı adaletsizliği kanıksamış olma, bunlarla birarada yaşamaya alışmış olma, hattâ hayatın nasılsa haksızlık-adaletsizlikle yürüyeceğine duyulan sarsılmaz inançla, bunlardan olabildiğince yararlanmaya bakma meselesi. Mesele, tuttuğum taraf kazansın da ne olursa olsun meselesi; rakibin sakatlanan oyuncusuna “ooh ooh” çekme ve o oyuncunun yerden kalkamamasını sahiden isteme, beleş penaltıya eyvallah deme meselesi. Mesele, ilaveten, yüzsüzlük, pişkinlik meselesi. Hayır, soykırım inkârı ve üstüne bir de, başta Ermeniler, dünyaya posta koyma rezilliğinden bahsetmiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli genel seçimlerinden birine gidiyoruz. Sonucuna göre, tartışmasız en önemlisi de olabilir. Şu anda olan bitene bakılırsa, seçim öncesi yaşananlar ve yaşanacaklar, oy verme gününü tarihî bir “kırılma noktası” haline getirecek.

Peki bu sahici bir seçim mi?

21 Nisan 2015 Salı

"Kaynak nereden?" bilmişliği

CHP'nin seçim bildirgesindeki birtakım vaatlerden sonra, HDP'nin önerileriyle, vaatleriyle ilgili olarak da bu tatsız, sevimsiz soruyu işitiyoruz: Kaynağı nereden bulacaklar?

İlk bakışta gerçekçi gözüken bu soru niye tatsız ve sevimsizdir?

Öncelikle şundan: Bu, vaat edilenlerin içeriğiyle, neyi nasıl değiştireceğiyle, kimlere ne faydalar sağlayacağıyla ilgilenmeyen, soğuk teknokratların sorusudur. Bu yüzden, haklı olduğu ender durumlarda bile tatsız, sevimsizdir. "Olsa ne güzel olur"u içermez. Soranların edâsında böyle bir duygu yakalayamazsınız.